2 Şubat 2026 Pazartesi

Ay Ben 2025'ten Çıkmayı Unutmuşum

 Selam gönül dostları veya sanayi tostları,

Nicedir uğramıyordum buralara, garip gelebilir kulağa fakat vaktim olmamıştı. Yokluğumda pek çok şey değişti hayatımda elbette, diğer tüm yazılarımdaki gibi. 

2025 bana çalışarak başarılı olamayacağım alanlarda zorla tutunmamam gerektiğini öğretti. Fakat çalışma temelli başarı elde edilebilecekse gerekeni yapıp ardından sonuçtan bağımsız kendimi tebrik etmeyi de öğretti. 2025 bayağı öğretici bir yıl olmuş, şimdi dönüp bakınca. 

Tamam uzatmadan sonda söylemem gerekeni hemen söyleyip kendimi rahatlatmaya çalışacağım; yetişkin olmayı sevmedim. Çünkü yetişemiyorum. Özellikle de düzen birey olmaya çalışan, bağımsız kalmaya çalışan, bir şeyleri "ben hallederim" diyen kişileri harcayan bir düzenken sevmedim yetişemeyen yetişkin olmayı. 

Şakamatikliğim de kalmadı iki paragraf yazımdan anlayacağınız üzere çünkü yaşanan travmatik, acı verici deneyimlere şaka malzemesi haline getiren mesrojo 2025'te yoğun duygulanımlardan uzak kalıyor. Acıdan da mutluluktan da. Bir nevi duygusal bi küntlük süreci. Ama halimden şikayetçi değilim. Hayatımdaki her şey şu an varken yarın yok olabilir, diyeceğim şey "şaşırmadım ki" olur. Bugün seven yarın nefret eder, "insandır normal" derim. Hayat bu dostlar. Hayatta herkesten her şeyi beklemelisiniz. Kendinizden bile. Bunu sadece olumsuz algılamanızı istemem. İyiliklerle de karşılaşabilirsiniz, başımız gözümüz üzerine. Fakat 5 iyilik yapanın 6. kez de iyilik yapacağına dair beklenti işte bizleri mahvetti. 5 kötülük yapanın 6. kötülüğünden daha acı çünkü 5 kez iyilik yapanın, gözünün içine bakanın, gözyaşını silenin yaptığı 6 numaralı hareketinin kötü olması. 

Anlatabiliyor muyum emin değilim, ben de pek anlamıyorum çünkü. Kendimce denklem kurmaya, yaşantılarımı rasyonalize ederek açıklamaya çalışıyorum ama pek olmuyor. Çünkü dünya o kadar hesaplanabilir bir mecra değil. Hele insanlar... 

İnsanlara çok sallıyorum diye 2025'ten nefret ederek çıktığımı sanmayın, aksine 2025ten nefretten de arınarak herkesi insanlığıyla kabul ederek çıktım. Tam koşulsuz bir kabul süreci değil ama hafif koşullu bir kabul düzeyindeyim sosyal hayatımda. 

Ya boşverin her şeyi, oturmuşum 2026nın ikinci ayının 3. günü 2025e veda yazısı altında genellemeler, analizler falan yapmaya çalışıyorum. Ben bu insan tanıma, hayatı yaşama konusunda sandığınızdan çok daha acemiyim. çeyrek asra çok yaklaştı yaşım fakat çeyrek asır insanlar ve insanlık üzerine analizler yapılabilecek bir yaş değil çünkü henüz yeterince insanlık göremedim. 

Farkındaysanız her yıl bambaşka bir mesrojo'nun veda mektubunu okuyorsunuz. Bu yılki mesrojo çok orta halli, ortalama yaşam hevesine, ortalama başarıya, ortalama heveslere sahip bir mesrojo. 24 yaşında bir emekliden hallice. Fakat emeklilik hayatından da gayet huzur elde edebilecek bir vizyona sahip. 

2025'e veda eden mesrojo biraz böyle bi tip. Durgun... Duruk. 

Hoşça gitmişsindir umarım 2025; duygularıma, uçlarda yaşadığım son anlarıma sahip çık. Geri alacağım, bir noktada... 

30 Aralık 2024 Pazartesi

İKİ BİN YİRMİ Mİ DÖRT?!

 Ben geldim. 

Tam gelmek sayılmaz bi hoşça kal meselesi için uğradım. 2024'e hoşça kal demek için. Öğrenciliğime dair bir şeylerin üstünden bir yıldan fazla zaman geçti ve artık "Geçen sene bu zamanlar.." diye başladığım cümlelerimde bahsettiğim anılarımda özel sektör mağduru Ecem'in anılarından bahsediyorken buluyorum kendimi yaklaşık birkaç aydır. 2024 hayatımda ve iş hayatımda git gelli bir süreç yaşadığım yıldı benim için. 

Özel sektörden uzak kalabilmek için yeterli pek çok sebebe sahibim 2024 sonunda. Ne yapmam gerektiğini biliyorum, nasıl yapmam gerektiğini de fakat yapmaya dair davranışsal hedefleri uygulamak tipik bir mesrojo için hayli zor. Zor fakat imkansız değil. Çünkü içerisinde bulunduğum imkan ve şerait çok namüsait bir mahiyette tezahür etti. Bu tezahür durumu göz önüne alındığında karşımıza çıkan motto ise "Ağlama, çalış Ecem" oldu. Fakat bu motto yer yer "Ağlasan da çalış Ecem." şeklinde güncellenebilir. Çünkü güncellenmesinin önünde herhangi bir engel olduğunu düşünmüyorum. Siz düşünüyor iseniz bu sizin probleminiz. Ben yaşıtlarım "Hem ağlar hem giderim"li türkü sözleri eşliğinde kırışık parmaklı bir aile büyüğü tarafından avcundaki çeyrek altının üstünü yeşil bir balçık halindeki kınayla kapatılırken, çocuklarına "kırk uçurma" adı altında şaman ayinlerinden hallice ritüeller düzenlerken hem ağlayıp hem de çalışma hakkına kendimi nail görmekteyim. Ey Mesrojo , 2024 sana ne kattı derseniz içimdeki asi kız çocuğunu susturma daha doğrusu belli saatler arasında belli konumlarda susturma becerisi kattığını, boynumun gayet bazı durumlarda mecburen kıldan inceymişcesine tutum sergileyebildiğini, ideal hayat diye bir şey olmadığını onun yerine parası olanın hayatı olduğunu, bizlerinse yalnızca bazı hayatların figüranıymışızcasına kullanılabilir karakterler olduğumuza dair bir düşünce kattı. Bu satırları 3 yıl önceki Ecem okusa bana eminim çok sinirlenirdi. "Saçmalama Ayten!" diye sızlanırdı. Fakat böyle bir şeye kalkışırsa ona "Madem zamanında çalışaydın da böyle uğraşmasaydık!" diye ben çıkışırdım. Çıkışmamla haklı çıkmam arasındaki süre çok kısa olurdu üstelik. 

İş hayatına dair karamsar cümlelerimden yola çıkarak sanmayın ki öldüm. Henüz değil. Ufak bir kuyu meselesi... Çıkmaya niyetimi de ettim, gayretimi de gösteriyorum. Allah ruh sağlığıma, psikolojik esnekliğime zeval vermesin. 

Evet anlayacağınız üzere 2024 Mesrojo için ö*el s*ktör yılı oldu. Fakat arada bir yerlerde geçmişe dönebilmek. Eskisi gibi derin, anlamlı ve bazen de lakayıt şekilde gülebildiğim sohbetler içerisinde bulunabilmek. Buna gücümün yetebildiğini görmek ve istedikten sonra gerçekleştirilebilir olduğunu görmek muhteşemdi. Fakat Cindirella'nın her zaman kül kedisine döndüğü gibi Mesrojo da bi noktada Konya havasını içine çeker. Mesele ne etliekmek kokan sokaklar ne Mevlana... Mesele bambaşka ama mesrojo bu sene içindeki asi kız çocuğunu bastırıyor. 

Dayan mesrojo! Halledeceğiz elbet! Bi noktada...

2025 senden değil bu yıl beklentim, sen takıl kafana göre zaten senden beklesem de vermiyorsun istediğimi. Böyle yazınca husumetliymişiz gibi olmasın daha yeni yıla girmeden, benim savaşım senle de değil, kendimle de değil. Kimlerle, nelerle, ne zaman, ne şekilde, neyden ve ne sebeple kısmını peşin peşin dile getirmeyeceğim. Hevesimin kursağımda kalmayacağı bir yıl diliyorum kendime. Siz istediğiniz gibi bir yıl yaşayabilirsiniz. 

Hoşça kal 2024 ve hoşça kal 2024'teki Ecem. 

17 Aralık 2023 Pazar

Maziden Bir 2023 Yılı !

 Selam,

Nasıl oldu da tekrar geldim bilmiyorum ama geldim işte buradayım.  Buradayım be buradayım. Az  önce bazılarına veda ettim,  içimden. Bazılarınız da çok iyi bilir ki birine içinden veda etmek lisanen edilen vedadan çok daha zordur. 2023'e girerken adettendir diye bir sürü karar almıştım. Bazılarını  yapayazdım, bazılarını hatırlamıyorum bile. Plan cart curt konuşmayacağım merak etmeyin. Bir süredir benim bile içim almıyor bu tripleri. 

Her neyse. 

Bu mecrada, diğer  tüm  mecralarda ve kendi sosyal hayatımda sürekli dile getirdiğim tepeden başlama prensibimi geride bırakmam gerektiğini düşünmeye başladığım bir dönemimdeyim. Bu da demek oluyor ki sizin yaptığınız ayıplar artık beni rahatsız ediyor ve ayıpsız devam etmek istiyorum. Tepeden başlama prensibi; ilkokuldaki hocalarımızın uyguladığı dönem başında hepinize 100 veriyorum dönem boyunca yaptığınız hatalar sonucu olarak 100'den eksilerek ilerleyeceğiz, anlamına gelmektedir. 100'le başladık pek çok yüzsüz insanla.  (Neyim ben Turbo Turabi falan mı ehehehehe) 

Sonuç  olarak verilmiş değil hak edilmiş yüzlerle yolumuza devam edeceğiz gibi görünüyor. Diğer türlü  hesap kitapla uğraşırken iki uç arasındaki gitgellerimle uğraşamaz hale geldim. Tertemiz berrak bir zihnim olsun isterken bomboş bir zihne sahip oldum ve emin olun ki  bu  bomboşluk  korkunçtu. Kırmızı plastik topa  bile imrenir bir  halden bahsediyorum. Peki ben neyden bahsediyorum? Boşverin. İnanın bilmek sizin işinize yaramaz ama beni anlayabilmenzi çok isterdim. En azından denemenizi... 

Yeni yıldan tek  bir beklentim var; evvela  ruh olmak üzere sağlığıma zeval gelmemesi. Çünkü siz üfleseniz ben yıkılayazıyorum. Evet  yıkılmıyorum, beni yıkmanız da pek mümkün değil zaten fakat yıkılayazınca insan eski haline geldiğinde uzatılmaya tenezzül edilmeyen eli  tutamıyor. Ve ben bırakın elinize kolunuza tutunmayı anılarınızı bile barındırmaya niyetli değilim artık. 

Bu cümleler yetişkin  bir mesrojo için çok keskin cümleler, bilirsiniz. Hayatını araf'a, griliğe adamış  mesrojo'nun canının ne denli yandığını bu cümlelerden bile anlayabilirsiniz.

Hoşça kal 2023, sende bıraktıklarımdan alacağımı aldım, çıkarılacak dersleri  çıkarttım.  Alttan alacak herhangi bir dersim  veya sabrım kalmadı.  

Bu bir 2023'e veda yazısıdır ve 2023'e hapsolanlara. 



3 Kasım 2023 Cuma

2023'e Vedamtırak

 Selam, 2023 sonlarına yaklaştık. Benim hayatımda çeşitli değişiklikler gerçekleşti, tıpkı sizlerin hayatında olduğu gibi. Artık bir psikolojik danışmanım ve bir kurumda öğretmenlik yapıyorum. Tahmin edebileceğiniz gibi hala fazlasıyla bocalıyorum. Bocalamadığım sürece burası pek aklıma gelmiyor zaten, bilirsiniz ki burada kimseye bir şeyler katmayı hedeflemiyorum. Aksine bir şeyler çıkarmayı hedefliyorum, kurumlarımı boşaltmak gibi. 

Eski yazılara şöyle bir göz gezdirdim de, ne kadar büyümüşüm. Pek çok şey yaşamışım, yıkılırım sandığım pek çok an olmuş yıkılmamışım. Ağlamışım, gülmüşüm, düşmüşüm, kalkmışım en kötü kalkmaya çalışmışım. Bu yıl en büyük iyiliği kendime yapmışım. İzin vermişim, yaşamama, deneyimlememe. 

2022'ye kadar melankoli çukurunda bir yaşam sürmüşüm, 2022'de melankoli çukurunda olduğumu fark etmişim ve bunu kabul ederek yaşamışım. 2023'te ise melankoli çukurunda kalmak için ısrarcı olmamayı öğrenmişim. Öğrenmişim gibi görünüyor en azından. Bu yazdıklarımdan melankoli çukuruna düşmenin yanlış olduğu ya da melankoli çukurunda olmamla ilgili problemlerim varmış gibi algılanmasın. Asla. Ben bu çukuru seviyorum. Biraz bildiğim mutsuzluk bilmediğim mutluluğa yeğdir gibi olsa da aksine çukurları artık normalleştirdim ve sağlıklı bir insanın bazen de düşmesini hatta 22 yaşında bir genç kızın düşmesinden, biraz orada kalıp ağlama isteğinden daha normal bir şey olamaz gibi geliyor artık. Düşmemek değil, düştükten sonra yeterince kalıp çıkabilmek için çabalamak istiyorum. Çabalayacak gücü kuvveti bulmak, bu kuvveti yaratabilmek. 

2023'ün hedefi kendime saygıydı ve ben bunu yaklaşık 5 ay boyunca asla yapamadım, Sonrasında yapmışım gibi oldu. Tam anlamıyla kendime saygı duyabildiğimi söyleyemem ama yer yer bunu denedim. En çok da melankoli çukuruna düştüğümde orada bir süre kalmama izin verecek kadar saygı duyar hale geldim kendime. Bu bir nevi melankoli çukuruna düştüğüm andaki duygularıma, buna sebep olan yaşantılarımı buna sebep olabilecek duruma getirmiş olmamın kabul edilebilirliğine yönelik bir saygı duyuş. Okurken tamlamalar dolayısıyla zor olmuş olabilir ama emin olun bunu yapabilmek de benim için bir o kadar zordu. Düşmüş, düşmeye meyilli, düşeyazan birine saygı duymak zordur. Bu kişi bir de kendi gözümüzde beklentimizin en çok olduğu, en iyi şeylere layık olduğunu düşündüğümüz kişi olunca çok çok daha zorlaşıyor bu süreç. Ayrıca artık lisanen kendime yönelik yaptığım saygısızlıkların ardından "estağfurullah Ecem" kalıbı eklemeyi öğrendim. Kendime ayıp ettiğimi düşündüğüm cümlelerin ardından içimden estağfurullah Ecem çekiyorum ki kendi kendimi örselemeyeyim.

Uzun uzun anlatmaya çalıştım ki ne denli zor bir işi başardığımı fark edebileyim. Sizin de farkındalığınız yine çok mühim ama evvela ben hocam, bunu daha öncelerde muhakkak belirtmişimdir. 

Neyyyse daha buraya adım adım 2023 kazanımları sıralamanın bi anlamı yok. Kazandık işte, bir şeyleri kaybederek. 

NOT: Gönül ister ki bu 2023'e veda yazısı olmasın ben üşenmeden gelip üç beş satır daha yazayım ama bunun garantisini veremeyeceğim için şimdilik veda yazısıymış gibi davranalım. 


Hoşça kal 2023, melankoli çukurunun bir cehennem olmadığını öğrettiğin için teşekkür ederim. 

24 Ekim 2023 Salı

Bırak Geçmişte Kalsın!

 Selam, 

Geçtiğimiz şu bir yıl içerisinde ne çok selam verdik boşluğa, ne çok sesimizi duyurmaya çalıştık ahrazlara. Bizim de hatamız fısıltılarımızı duymalarını beklemek fakat kim kıymet verdiğine kulak kesilmez ki? Hepimizin birinin göğsüne başını dayayıp kulağına gelen pıt pıtlara bu denli yakın olabilmiş olmaya şükrettiği anlar vardır. Bazen o pıt pıtlarla aramızda kilometreler de olsa bu sefer bizim midemizde kelebeklerin bir anda havalanmasını sağlayan şeyler yaşamışızdır. Emin olun duymak isteyene bir kelebek çırpınışı da, bir fısıltı da, bir çığlık da ulaşabilir. Duymak istemeyene seslenmemeniz taraftarıymışım gibi algılanmasın cümlelerim. Sizin edecek kelamınız varsa seslenin elbette, duymak karşıdakinin hikmeti, sual etmeyin demeye çalışıyorum. 

Son birkaç aydır garip dönemler yaşıyorum. Mutsuzum desem değil, mutluyum desem gönlüm elvermez. Derin bir uyku halindeyim. Uyur uyanık bir yaşam. Uyurken ayrı, uyanıkken ayrı hissettiren. Yeri geldiğinde 15 saate yakın uyutan, yeri geldiğinde gözüme uykunun girmediği anlar. Sebebini konuşmanın anlamı yok, zaten kolay kolay sebep olmaz. Sebepler olur. 

Aslında buraya geliş amacım 2022'ye veda edememiş, 2023'e hoş geldin diyememiş Mesrojo olarak açıklama bırakmaktı. Fakat geldiğimde gördüm ki 2022'ye veda etmişim çoktan. Veda edebiliyormuşum yani yer yer. Şaşkınım. 

Şaşkınım çünkü tüm veda hakkımı zamanında kullandığım için veda etmekte zorlandığıma dair bir tezim vardı. Gerçi 2022'ye veda bu kapsama girmez sanırım. 2022'de bırakmak istediklerime girer ama. Edemediğim vedalar... 

Veda etmek benim için çok ağır bir kelime. Birini son kez görmek, son kez gördüğünü bilmek, bir daha görüşmemek üzere ayrılmak... Ne büyük iddia! Yine de bazı vedalar edilmeli, edilmeli ki kişi kendine olan saygısına, sevgisine veda etmesin. Buralara gelmeyeli yaşadıklarım; bu hayatta her an her şeyin olabileceğini kanıtladı bana. Ve bu olanlar bir bütün olarak yaşanması gereken şeylerdi, yaşandı ve bitti. Bitmesine izin vermek zorundayız. Bazen bitişler acı da verse, ya bitmese daha güzel olmaz mı gibi cümleler de kurdursa, bitmeli. Bazı şeyler geçmişte kalmalı. Geçmişte kalması gereken şeyleri geleceğe taşımak için çabalamayın. 

Çabalayın, çabalamayın ya da her neyse. Boşverin beni. Evet evet, beni ciddiye almanız gereken tek nokta burası; beni boşvermek. Beni ve diğer pek çok insanı. Bizler kendi yaşantılarımızla, kendi hislerimizle akıl vermeyi pek severiz insanlara. Akıl verirken üstten üstten konuşur, net cümleler kurarız. Hisseden taraf değiliz ya, kolaydır o yüzden bize konuşmak. 

Selam, buraya kadar olan kısmı 9 mayısta gece 2'de yazmışım. İnsanlara veda edeyim, geçmişte bırakayım derken yazıyı geçmişte bırakmışım. 21 ekim saat 22'den bildiriyorum; geçti. Geçmez sandığımız pek çok şey gibi. Geçti, üstüne başka şeyler de oldu ve bitti. Olacak ve bitecek. Bu döngü devam edecek. Bu sebeple geçip giden her şeye ve herkese toplu bir hoşça kal...

10 Aralık 2022 Cumartesi

Yetiştim, Hoşça Kal 2022

 Durun durun yetiştim...

2022 bitmeden bir hoşça kal 2022 yazısı yazmazsam ölecekmişim gibi geldi. Çünkü veda edilmeyi hak eden bir yıldı benim için. Hem akademik hem de özel yaşantımda pek çok ilke ev sahipliği yaptığı yetmezmiş gibi nerden baksak 2 3 yıllık farkındalık yaratmayı da becerdi. Bayağı sağlam bir yıldı benim için anlaşıldığı üzere. Detaylara inip tek tek neler yaşadığımı yazmayı çok istesem de yazarken onca duyguyu arka arkaya yaşama ihtimalimi göze alamayacağım ve size ne benim ne yaşadığımdan sorusunu göz ardı edemeyeceğim. Yaşadıklarım iyi hoş da -salt güzel şeyler yaşamadım elbette, kim yaşadı ki  zaten- bana kattıkları açısından inanılmaz tatmin etti bu yıl beni. Aman mesrojo kattı da kattı deyip duruyorsun da ne kattı, demeniz halinde neler katmadı ki diye kısa bir cevapla geçiştirecek olsam burada olmazdım. 

Benim bu yıldan öğrendiğim en büyük ders -ki herhangi bir yıla öğretmenlik atfetmenin saçmalığının farkındalığıyla devam edeceğim- ne yaşarsak yaşayalım, ne hissedersek hissedelim, neyi ne kadar iyi, güzel, doğru veya rezalet yaparsak yapalım ya da herhangi bir şey yapmadan yaşayalım hayat bizi  öyle noktalara sürüklüyor ki... Sürüklediği nokta her zaman gül bahçesi olmasa da sürüklenirken öğrendikleriyle tatmin oluyor insan. Evet tatmin oluyor çünkü tüm yaşantıların bizi mutlu etmesi hem mümkün değil hem de hoş değil. Mutlu olmak da hoş olmaz bazen. Behzat'a dönüp  "Mutsuz olalım ne var? Biz de mutsuz oluruz. Ben seninle mutsuzluğa da varım." diyen Savcı Esra misali Behzat'tan daha saplantılı kişiliklerimizle mutsuzluğa da var  olmak lazım. -Tam şu an playlistte pilli bebek çalmaya başladı. Bu bir işaret olsa gerek. Mutsuzluğumuzu kabul edebilmemize dair...- Evet, 2022 yılının bana kattığı en büyük şey buydu, kendimle her şeye, mutsuzluğa bile var olmak. Kendimi tüm günahlarımla, sevaplarımla, en masum ve en şeytani taraflarımla kabul edip -ki başka şansım mı var zaten.- sevmek! İnsanın kendisini sevmesi çok basitmiş gibi gelse de kulağa, inanılmaz zor özünde. Bu zorluğu canlandırabilmeniz için şöyle anlatabilirim. Bizler insanlara olduğumuz gibi davranmayız. İnsan en rahat olduğu yerde, en rahat olduğu kişiyle bile kendini bazı noktalarda frenler, sansürler. Bu sansürlemelerin hepsini bilinçli de yapmayız. Hatta bazı kişilerin yanında ekstra sevecen, masum kısacası sevilebilir taraflarımızı sergilememize rağmen sevilmediğimizi, en azından hak ettiğimizi düşündüğümüz kadar sevilmediğimizi hissettiğimiz anlar mutlaka olur. Fakat tüm bu rollere, maskelere, personalara rağmen kendimize dair o kadar karanlık sırlarımızı, o kadar vahşi hallerimi biliriz ki... Bilinçaltına attıklarımızı saymıyorum bile. Bu kadar çok bilgi engel oluyor kendimizi sevmemize belki de. Her şeyiyle tüm hatalarını, tüm kötülüklerini, tüm sinsi hayallerini bildiğimiz kişiyi sevmek, gerçekten zor. Fakat bir taraftan da en büyük yaralarını, en gürültülü hayal kırıklıklarını, en masum anında sırtına saplanan bıçakları bildiğimiz kişi... Bu kişiye karşı ya iyi taraflarını görüp, kötüleri göz ardı ederek seveceğiz  ya da kötülüklerine odaklanıp içten içe nefret duyacağız gibi değil de her iki ucu da bilip her şeye rağmen sevmek, merhamet etmek yeri geldiğinde silkelenip ayağa kakmasını sağlamak zorundayız gibi. Bunu kendimize kendimiz yapmayacaksak kim yapacak?  

Bu yıl önceki yazıda yazdığım gibi pek çok duyguyu tattım, pek çok  gözyaşı döküp ağız dolusu dedikleri kadar güldüm. Kalbimin sıkıştığını hissettiğim, ne yapacağımı bilemeyip sadece ortada dönüp durduğum anları da kucakladım, midemdeki kelebeklerin kanat çırpış seslerinden uyamadığım anları da kucakladım. Hepsi benim yaşantılarımdı, hepsi benim bu  dünyadaki payıma düşen şeylerdi. Ve bu pay için minnettarım. Evvela tabii ki Tanrıya daha sonra vesile olanlara. Evet beni üzenlere, gece vakti ağlamama sebep olanlara, geleceğim deyip gelmeyenlere, hevesimi kursağımda bırakanlara, özlemeyen, sevmeyen, tek başıma bırakan, bazen rahatsız eden, kıran, döken herkese... Bir daha aynı duruma düşmeyeceğime yeminler ettiren, bir daha olsa aynı hatayı yine yapardım, çok daha güzelini yapardım dememe sebep olanlara...

 Her şeye ve herkese minnettarım. Hepinizi sevdiğimi söyleyemem elbette, bazılarınızdan nefret ettiğimi söylesem bile az kalır belki ama tüm yaşanılanlarla şu anki ben olduğuma göre ve ben şu anki benden bu kadar memnun olduğuma göre iyi ki...

 Yaşanılan, yaşanılacak olan her şey için binlerce kez iyi ki...

23 Kasım 2022 Çarşamba

ahraz olmak

garip değil mi, bizim farkında olmadan bizi şekillendiren pek çok etken var.  Hani beni ben yapan şeyler denir ya, aslında bizi biz yapan pek çok şeyin farkında bile değiliz. farkında olduğumuzda neler değişecek derseniz pek emin değilim, sanırım o noktada biraz canımız acıyor sonra bir yola çıkıyoruz, yine canımız acıyor, yolun sonunda nereye, neye varıyoruz ya da bir sonu var mı bilemiyorum. Daha o kısma geçemedim. Ben şu an bile bile kendimi yakıyorum seviyesindeyim. Ama öyle bir yakış ki, sanki yüzyıllardır yaşadığım buzul çağını anca bu yanış sonlandırabilirmiş gibi, asla beni yakmadan sadece yüreğimi ısıtacağına dair içten bir imanla. Elbette küle dönünce fark edilecek, yananın sadece ben olduğum. Ben yanarken çevredekilerin elinde gitarla akdeniz akşamları söyleyerek keyiflendikleri türden. yıl 2022 olmuş hala akdeniz akşamları söylemekten utanmadıkları gibi yananın ateşinden ısınmak, o ateşle yollarını aydınlatmaktan da çekinmiyorlar. Oysa ki çıtırtılar, çığlıklar duyulurken bile ahraz oldular. Ahraz olmak, ilginç bir şekilde beşerin en yetenekli olduğu konu.  

Bir Leyla Kadarmış Ömrümüz

Aylar sonra tekrar merhabalar. 
Bu sefer kurum boşaltmak, motive olmaya çalışmak gibi amaçlarım yok, yalnızca yazmak istiyorum. Yazılmaya değer bulduğum birkaç şeyi... 
Yazılmaya değer derken tam olarak neyi kast ettiğim hakkında benim de bir fikrim yok aslında. Hoşça kal 2022 yazısından ya da hoş geldin 2023 yazısından önce 2022'ye dair edecek birkaç kelamım varmış demek ki. 2022'ye dair demişken oturup şöööyle bir düşündüm neler olmuş bu yıl diye, neler olmamış ki... Pek çok ilk'e ev sahipliği yaptı 2022 benim için. Yer yer ağlamaktan gözlerim şişti, yer yer içi güldü gözlerimin. Sımsıkı sarıldım birilerine, son kez olduğunu bilerek sarıldım. Bazılarıyla sonmuş, bilemedim. Son olmaması için dualar ederek... Sevmeyi, sevilmeyi tattım. Hesapsız, kitapsız. İlk defa sevildiğimden şüphe etmeden sevdim. 
Bazı şeylerden ben vazgeçtim, bazı şeyler benden vazgeçti, bazılarıysa zaten hiç benimle olmadı. 
Öyle bir yaz dönemiydi ki geldi, geçmedi. Geçmedi diyorum ama her şeyin geçtiğini çok iyi bilerek. Bugün özlediğimi yarın hatırlamayacağımı bilerek. 

Buraya kadarki kısmı yazmamın üzerinden 1.5 ay geçmiş. hala 2023'e girmemiş olmamızdan yüz bularak devam ettirmek istiyorum aslında ama neler ekleyebileceğimi bilemediğimden bu haliyle yayınlayabilirim. Çünkü neden olmasın. 

17 Şubat 2022 Perşembe

Aldırma

 Daha önceleri de ne yazacağımı bilmeden geliyordum buraya, fakat bu sefer daha çok bilmiyorum. Bir ses yazmam gerektiğini bağırıyor içimden, anlamam için belki de. Bu sefer bir kitaptan okuduğum birkaç paragraftan sonra geldim buraya, çok daha günlük yazısı olacak bu seferki. Hatta mavi defterlik bir yazı. 

Neden ve hangi cesaretle yazdığımı bilmiyorum. Ne zaman olduğunu tam hatırlamıyorum, bir cumartesi günü telefon bekliyordum. Çaldı fakat arayan hiç beklemediğim biriydi. O zamanlar karamsarlık çukurunun çok daha derinlerinde, motivasyonsuzlukla cebelleşiyordum. Her selam vereni bezdirdiğim bir dönemdi kısaca. (Hangi dönemim böyle değildi bilemiyorum ama konumuz bu değil.) Neyse her zamanki gibi konuyu kendi problemlerime getirdim istemsizce oldu ama oldu. İçimden bir ses anlatmam için çabalarken ağzımdan çıkan tüm cümleler kendiliğinden sansürleniyordu. Sansürleri kendimce anlamsız bulduğumda belki de birine ilk defa sesli olarak tanıdığım insanlara gerçek problemlerimi, gece uykusuz kalmama sebep olan, gün içerisinde yutkunmamı saniyelere yayan sorunları anlatamadığımı söyledim. Ben bunun sebebini yıllarca insanların kimsenin derdiyle gerçekten ilgilenmeyişinin farkındalığı olduğunu düşünürdüm. Umurunda değil, olmayacak da öyleyse niye anlatıyorum deyip bazen aniden derdimi anlatırken dururdum. Tanıdığım kimseye de tam manasıyla açılmadım. Açılacağım konusunda da büyük şüphelerim var. İnsana dert anlatılır mı diyen abimiz nasıl da haklı.

 Buraya gelmeme vesile olan satırlardaysa sırrın yalnızca bir yabancıya anlatılabileceği, yabancının karşısındakini yargılamak için yeterince umursamadığı yazıyordu. Sır verilen kişiyle ise bir şekilde uzaklaşılacağına değiniyordu, bunun bazen sırrın dönüp dolaşıp yine kişiye geleceğinden ya da sır verilen kişiye karşı ezilip büzülmeye hatta nefrete kadar dönüşebileceğinden kaynaklanabileceği yazıyordu. Geçmişe baktığımda ise kendimi diğerlerine göre biraz olsun daha fazla açtığım kişilerle duygusal bağımızın koptuğunu hiç olmadı en azından bu bağın zedelendiğini görebiliyorum. Bizim acılarımız birbirimizi yakınlaştırmak yerine bağlarımızı kopardığımız bir makasa dönmüş meğer. Bunun sebeplerini düşündüğümdeyse dönüp dolaşıp beni bulmasa bile karşıdakine karşı tutum değişikliği olduğunu düşünüyorum. Anlatmadığım fakat dönüp dolaşıp beni bulan yaralarım bile karşımdaki kişiye nefret beslememe sebep oluyormuş meğer. Karşımdakinin sözde halden anlamaya dair konuşmaları belki de daha kötüsü "sen yaşadın ya anlarsın halimden" diyerek acılarımın sonucu edindiğim tecrübelerimden yararlanılmak istenmesi o anlık belki canımı sandığımdan çok daha yakmıştı. Yaralarımın üstündeki buzlu camı olan kapıların asma kilitlerini bu kişiler asmıştı. Bense anahtarı "herkesin kendi derdi var, seni mi umursayacak" isimli kapı bekçime teslim etmiştim ki bu bekçinin sorusunu aşabilen henüz olmadı. Gerçekten de herkesin bir derdi vardı benim derdimle mi ilgileneceklerdi? En son seviyemde ise değiştirilemeyecek dertleri başkasına anlatmanın o kişiyi de hüznüme ortak etmekten başka bir işe yaramayacağına kanaat getirmek oldu. Aynı şeyi karşı taraf için de düşünmem dışında her şey yolunda aslında. 

Bazen insanların bir çözümden ziyade yalnızca anlatmak istediklerini biliyorum, bunu fazlasıyla da yaşıyorum fakat ben anlatmayı pek tercih etmiyorum. Etmiyordum daha doğrusu. Yazının bu paragrafına kadar olan kısım çook önceden (14 Haziran2021 kadar önceden) -tahmin edilebileceği gibi çok dipteyken- yazılmış fakat yarım kaldığından dolayı yayınlanmadığı için aylar sonra tamamlıyorum. Bu geçen aylardaysa değişti biraz düşüncelerim. Daha doğrusu davranışlarım değişti. Fark ediyorum ki son zamanlarda dertlerimden bahsetmekten ziyade dertlerimi dert olarak görmek ve onları dert olarak kabul edilmiş haliyle paylaşmaktan kaçınıyorum. Oysaki artık fazlaca bahsediyorum aslında kabuklaşmış yaralarımın altında yatan sebeplerden. Fakat bunlardan bahsederken kahvaltıda içtiğim çaydan bahseder gibi bahsediyorum. Bunun sebebi hakkında şu anlık net bir fikrim yok. Belki bunların benim canımı acıtmadığını yansıtırsam kendim de buna inanabilirim diye, belki de gerçekten kabuk bağlayan yaralarım çoktan iyileşmeye başladığı için, belki de kendimi artık dünyanın en dertli insanı gibi görmekten vazgeçip her bireyin aşağı yukarı benim kadar derdi olduğunu fark ettiğimdendir. Bilmiyorum. Bildiğim tek bir şey artık eskisi gibi hissetmediğim. 

Bu yazıya başlarken neyi amaçladığımı hatırlamıyorum, diğer pek çok şeyi hatırlamadığım gibi. Bitirirken aklıma gelen düşünceyse hayatın gerçekten bir akış içerisinde olduğu ve insanın bu akışta bazen sağa sola sürüklendiği fakat çarptığı onca şeye rağmen bir şekilde ilerlediği. İlerlemekten kastımsa en azından zamanın geçmesi ama umarım sizler de ben de bu zamanın ilerleyişine kendimiz ve çevremiz hakkındaki düşüncelerimizle de uyum sağlayarak bir yerlere varmak için çabalayabiliriz. Varmak konusu ise kendi inancımla ifade etmem gerekirse Allah Kerim...

18 Ocak 2022 Salı

Olmasaydın Olmazdım

 Yalnızlığımla mutlu olduğum dönemden herkese selamlar, sizlere de bu huzurdan dağıtmaya geldim. Biliyorsunuz ki yürüyen bir araf olduğum ve fazlasıyla dışsal motivasyonla yaşayan bir birey olmamdan mütevellit sık sık düştüğüm o karamsarlık çukurundan son birkaç aydır kendi kendimi çıkarabilmenin haklı gururunu yaşamaktayım. Mecburen ya da keyfi gerçekleşmiş olması hiç mühim olmayan bu sonuç beni şu günlerde inanılmaz derecede kendisine saygısı olan bir insan haline getirmeye başladı. 

Peki mesrojo, ne oldu da böyle hissetmeye başladın diyecek olursanız, ki demeyecekseniz de açıklayacağım çünkü neden açıklamayayım, öncelikle güzel mi kötü mü geçtiğinden pek emin olamadığım yaz dönemiyle birlikte çok zorlu ve beni yerden yere vuran bir eğitim öğretim dönemini sapasağlam atlatabilmiş olmamın bunda etkisi büyük. Fakat asıl mevzu ise pek çok şeyle tek başıma baş etmem. Baş etmek zorunda kalmam veya baş etmek istemem. Bunların hangisi olduğunun pek bir önemi yok. Sonuç yolda çektiklerine değmişse yoldaki taşları düşünüp ağlamanın bir anlamı yok. 

İnsan sosyal bir varlıktır ve tabii ki pek çok sistemin içerisinde pek çok role sahiptir. Yalnızlıktan kastım Mevlana gibi ininize girip tüm dünyevi şeylerden kopmak değil. Yalnızlıktan kastım kendinle kaldığın zamanlarda rahatsızlık, mutsuzluk, yalıtılmışlık veya sevgisizlik hissetmemek. Ki bence bu durum 21. yüzyıl insanının en büyük sorunları arasında. Sürekli uyaranlara maruz kalmamızdan olacak ki ne sessizliğe ne sakinliğe gelemiyoruz. En sakin halimizde bile elimizde telefonla insanların eğlendiği, gezdiği, başardığı hikayeleri kaydırıyor veya önümüzdeki bilgisayar aracılığıyla başkalarının hayatlarının merkezinde yer alıyoruz. Uyku öncesi, ders çalışma, kitap okuma gibi sessiz ortamlarda yaptığınız aktiviteler dışında en son ne zaman yarım saat, bir saat öylece durduğunuzu hatırlıyor musunuz? Bunu bir denemenizi isterim, her şeyi bırakıp bir adım geri çıkın hayattan - önce yazının tamamını okursanız daha makbul olur-. 

İşte böyle anlarda yüklenirdi en çok karamsarlık bedenime. Beynimden tüm vücuduma yayılan karamsarlığın adım adım nerelerden geçtiğini bile sayabilecek kadar derinden acı hissettiğim bu çukurdan çıktığımda ise fark ettiğim yegane şey; böyle zamanların üzücü anlar olmasından ziyade fazlasıyla kıymetli geri bildirimlerden oluştuğuydu. Geri bildirimden kastım ise yaşantılarımızı, hislerimizi, konuşmalarımızı değerlendirme. Zihinsel geviş getirmenin çok daha bilinçli ve çok daha işe yarar halinden bahsediyorum. 

"Bana öyle dediğinde neden bu kadar üzüldüm acaba?", "Böyle söyledim fakat gerçekten öyle mi?", "Kabul ettim ama sahiden yapmak istiyor muyum bunu?" gibi cümleler kurmayla başlayan ve hayatın sözde merkezini oluşturan daha pek çok ilişkinin, davranışın sorgulanmasıyla ilerliyor bu kısım. Sorgulama deyince hemen "Bu dünyaya ne yapmaya geldik?" falan gibi felsefenin temel yapı taşlarıyla muhatap olmaktan ziyade kendi hayatınızın minik taşlarıyla muhatap olmanızdan bahsediyorum. İnsanlık için minik sizler için fazlaca mühim olan taşlar... 

Yalnızlıkla, huzurla falan ne alakası var bunun mesrojo diyen olursa önce bir durur örselenirim fakat sonrasında anlatmaya, anlatmaya çalışmaya devam ederim. 

Sıkı sıkıya bağlı olduğunuz ilişkilerinizi düşünün, hangisi şu anda bitse bu hayatın devamı konusunda şüpheye düşersiniz? Olmasaydın olmazdım dediğiniz kişileri gözünüzün önüne getirin. Getirdiniz mi? Heh işte o kişilerin hepsi orada sen istedin diye duruyor. Yoksa kimseyle, hiçbir ilişkide -en azından sağlıklı bir ilişki- böyle bir durum söz konusu değildir. Bu dünyada insan sosyal bir varlıktır fakat bir kumru değildir ölen eşinden sonra üzüntüden kahr-ı perişan olup sevdiceğine yakın yoldan kavuşabilsin. Bu bilgi de ne kadar doğru bilemiyorum. Siyah üzerine sarı fontla yazılmış olma ihtimali çok yüksek. 

Her neyse sonuç olarak olmasaydın olmazdım diyeceğin tek kişi kendinsin. Evet doğru okudun. Sen olmasaydın, olmazdın. Dümdüz. Başka ne bekliyorsun ki bu hayattan? 3 yaşında değilsen geçmişe dönüp baktığında hayatından çıkan insanları bir düşün, pek çoğuyla öyle yakındın ki "Allahım ben bu bireyi hak edecek ne yaptım?" gibi sorular bile sormuş olabilirsin zamanında. Bu denli yakın olmana rağmen hayatından çıkan insanları düşün. Belki çok daha yakını; annen, baban, kardeşin, eşin, evladın.

İnsanın sosyal bir varlık olmasının en önemli neticelerinden biridir; insanın kaybeden bir varlık olması. Sevdiğini kaybeden. 

Yanlışlıkla yazıyı hüzünçlendirdim, pardon. 

Aslında varmak istediğim nokta şu ki tüm dünya hayatı senin varlığın neticesinde anlamlı ve ortalama bir birey olarak tek başına da bu hayatı sürdürebilme yeteneğine sahipsin. Bu sebeple unutma ki eğer içerisinde rahat hissedemediğin, mutsuz olduğun bir ilişkin varsa bu ilişkiyi sürdürmezsen ölecekmişsin gibi kendini hiçe sayarak devam ettirmenin bir anlamı yok. Bu romantik bir ilişki olabileceği gibi arkadaşlık ilişkisi de olabilir. Hatta bazı durumlarda aile içi ilişkilerde bile geçerlidir bu durum. İlişkiler insanın hayatını kolaylaştırmak ve zorluklar karşısında beraber durmak için vardır. Yani ilişkiler bireye fayda sağlaması için vardır. Bir ilişkin sana fayda sağlamıyorsa hatta zarar veriyor, sana kendini bir hiç gibi hissettiriyor, yalnız kaldığında korkacak kadar bağımlı hale getiriyorsa bu ilişkinin bitmesi ve devam etmesi halinde ne gibi durumlarla karşılaşacağının bir analizini yaparak ilişkinin gidişatıyla ilgili karar verebilirsin. 

Devam ederek kendinden mi eksilteceksin, bitirerek kendi eksiklerini kendin kapatmayı mı deneyeceksin?

8 Ocak 2022 Cumartesi

E Hoş Gel Bari 2022 / Hoşça Kal 2021!

 Merhabalar, merhabalar. Sonunda geldik buralara, 2022 şerefine de olsa geldik mi, geldik. 2021'le ilgili pek kötü bir şey söylemek istemiyorum, arkasından konuşmuş olmayalım şimdi. Öyle çok hakkında kötü konuşma isteğim de yok ne yalan söyleyeyim. Herkes, her biten yıla nefret beslediği için ayıp olmasın diye ben de bir iki kelam ediyorum işte sanki tüm suç yıldaymış gibi. Oysaki yıl her zaman kişiye 365 gün veriyorken -hatta bazı yıllar cömert davranıp 366 gün verirken- bütün bir yılı mutsuz olarak geçirmek yılın değil de kişinin ayıbıymış gibi daha çok. 2022 de 365 günü sundu bizlere, işte bu yüzden bile umarım hoş gelirsin 2022! Daha doğrusu umarım hoş getirmişizdir seni. 

Bu yılbaşı benim en sakin girdiğim yılbaşıydı. Heves namına pek bir şey barındırmadan aman aman anlamlar yüklemeden, uslu uslu meyvemi soyarak, dizimi izleyerek girmiş bulundum yeni yıla. Yeni kararlar alıp, yeni başlangıçlar yapabilmek adına iyi bir fırsat olan yılbaşlarının alemetifarikasının sadece bu kadar olduğunu idrak etmeye başladım belki de. Çünkü 31 Aralıkta uyanan Mesrojo ile 1 Ocağa uyanan Mesrojo aynı olduğu müddetçe alınan kararlar alındığıyla kalmakla da kalmıyor, yük oluyor sırtıma, ruhuma. Bu sebeple uygulamayacağımı bildiğim fakat ayıp olmasın diye aman şunu da yapayım canım dediğim hedeflerden uzak zaten yaptıklarımı daha düzene bindirmek üzerine bir hedef listesi oluşturdum kendime. Zaten yeterince yüküm var fazlasına ne hacet...

Aman aman melankoliye bağlamayacağım hiç. 

2023'e girmeden 2022 için hoş geldin yazısı yazabilmiş olmak bu yılki muhtemel en büyük başarım olacak. Buna da şükür diyelim. 2021'le ilgili birkaç kelam etmek isterim. Neler yaptım, neler yapamadım, neleri yapayazdım, neleri tam yapmak için kalkmışken yapmamam gerektiğini idrak ettim bunlara ayrıca neler hissettim, neler kazanıp, neler kaybettiğime ve en önemlisi neleri öğrendiğime değinmek istiyorum. 

2021 yılı olağanüstü bir şekilde girdiğim ilk yılbaşıydı. Online eğitime alışmayı beklerken en çok uzaklaşmak için çırpındığım dönemdi. En çok bitse de kurtulsam dediğim eğitim öğretim yılıyla cebelleştiğim -PDR 4. dönem- ve sağ salim -en azından fiziken- bitirdiğime şaşırmakla birlikte sevindiğim bir dönemi arkada bıraktım. Zar zor bitirdiğim dönemle birlikte bölümden ruhen uzaklaştığımı düşünmeye başlamam ve Seydişehir'de de aday psikolojik danışmanlık düşüncesinden uzaklaşmamak için bazı platformlarda aktif olarak yer aldım. PDOK'la birlikte proje geliştirme ve uygulama aşamaları konusunda fikir edinirken Psikolektif bana pek çok yeni insan ve takım çalışmasıyla ilgili bir pratik yapmam için fırsat oldu. Kendimden beklemediğim bir şekilde içime çok sinen bir yazım da yayınlandı Psikolektif'in web sitesinde. (Okumak için tıklayabilirsiniz, bence tıklayın.) Tasarımlar, video edit'leri yapmaya çalıştım. Ve benim yolun sonu olarak gördüğüm kısmın aslında çok daha başlangıç olduğunu öğrendim orada yer alan ekip üyelerinden. Var olmak demek üretmek, üretebilmek demekmiş. 

PDOK ve Psikolektif sayesinde kendim, yine Psikolektif'te yer alan bir hocanın aracılığıyla gönüllü staj kararımla birlikte kendimi Seydişehir RAM'da kitap okurken buldum. Kitap okurken çünkü orada teknik olarak başka bir şey yapma imkanım olmadı. Online dönem, Seydişehir ve benim mesleki yetersizliğimin birleşimiyle en azından ortamı gördüm diyeceğim, özgüvenimi alıp yerden yere vuran ve ilk defa kendi kendimi sarsıp ayağa kaldırmak zorunda kaldığım 1 aylık staj sürecini noktalamış oldum.

Bir tatil söz konusu olur da Mesrojo Hanım evde durur mu? Yoo. Stajın bir kısmını ve stajdan sonraki bir süreyi kapsayan geçen yıl çalıştığım kafedeki çalışma sürem bu yıl çok daha zor fakat bir o kadar keyifliydi. Yeni insanlarla tanışıp çokça oturup kahveler içilip yemekler yendi. Fakat iyi yendi.  

Bu yıl müşterilerle pek haşır neşir olamadığımdan daha çok çalışanlarla muhabbete girme fırsatı buldum. En büyük çıkarımım ise şuydu; siz kendi değerinizi bilmezseniz kimse bilmez. 

Kafeden çıkmamla dönerciye girmem arasındaki 15 gün koca bir yıl gibiydi. Kendimden beklemeyeceğim kadar evde durmaktan hoşlanmayan bir insan olduğumu öğrenmek beni çok şaşırttı. Bu hoşlanmamazlıkla birlikte yürüyen döner olarak gezdim bolca Seydişehir sokaklarında. Ayrıca mahalledeki kedilerin bana aşık olduğunu sandığım 1 buçuk 2 aylık süreçte şimdilerde fark ediyorum ki asıl sevdikleri dönermiş... 

Ve en güzeli, 1 buçuk yıl sonra Ankara'ya dönüş, yüz yüzemsi eğitim. 4. döneme salladığım, ondan bu kadar nefret ettiğim ve hatta utanmadan bu kadar yıprandığım için özür dilerim meğer asıl duvar 5. dönemmiş. Neyse ki o duvara defalarca çakılarak duvarı yıkabildim. Üstünden atlamak mı, ay yok. Mesrojo hata yapmadan akıllanmaz. O duvarı geçmek gerekiyordu, gerekeni yaptım. 

İlişkisel anlamda yakın arkadaşlarım dışında hayatıma yeni insanlar girdi, yeni insanlar beni örseledi, yeni insanları özledim, yeni insanlara kırıldım, yeni insanlar hayal kırıklığına uğrattı beni bu yıl. Pek çok yenilikle karşılaşsam da işin sonunda kendi kendime kaldım. Kırgınlıklarımla, örselenmişliklerimle, aman gururuma zeval gelmesin triplerine girmeden cesurca yazdığım, silmeye kıyamadığım mesajlarla...

Büyüdüm ben bu yıl. Hissettim, öğrendim böylece yaşadım. 

Geriye bakınca gülümseten bir yıl kaldı. Sevdim aslında ben 2021'i. İlk defa kendim olduğumu hissettim. İlk defa bu kadar cesurca davrandım, pek çok ilke yer verdim hayatımda. İyi kötü herkese teşekkür etmek isterdim fakat kötülere şimdi değil birkaç yıl sonra teşekkür ederim belki. Ama iyisiyle yanımda olan herkese yani anneme teşekkür ederim. Her şeye rağmen bana olan sevgisinden şüphe etmediğim tek insan olarak hayatımda olmasından en çok mutluluk ve gurur duyduğum kişi, iyi ki. 

Hayatımdan çıkanlara da ayrıca teşekkür ederim. Çünkü ben iflah olmaz bir aptal olduğum için kolay kolay insan çıkartamıyorum hayatımdan. Beni o kadar zorlayıp sizi hayatımdan çıkarmak zorunda bıraktığınız için teşekkür ederim. Fakat sizler olmasanız da max 5 aya yine bu olgunluğa erişirdim bence, kendinizi nimetten saymayın o yüzden. 

Son olarak hayatımda yer alan herkes, yer alacak olan herkes, benim hayatında yer aldığım ve alacağım herkese söylemek istediğim tek bir şey -şu anlık- var; anlamaya çalışın, Birilerini veya bir şeyleri. Anlamaya çalışmak güzelleştirecek sizi ve beni. 

Hoş geldin 2023 yazımda görüşmek üzere, dikkat edin. En çok ruh sağlığınıza...

13 Mayıs 2021 Perşembe

Tadımız Bir Süredir Kaçık Ali Rıza Bey

Herkese iyi bayramlar dilerim. 

Doldum taşmam gerek. Anlamak için yazıyorum, böyle diyordu Nermin Yıldırım. Şu sıralar takmış durumdayım kitaplarına da kendisine de. İlk okuduğum kitabının üstünden bir yıl geçmesine rağmen ne oldu da diğer kitaplarını alıp okumam bu kadar gecikti bilmiyorum. Siz buna ne derseniz deyin, ben tevafuk diyeceğim. Her şeyin bir zamanı olduğunu söyler ya sürekli büyüklerimiz, işte bu cümleye en çok da kitaplar konusunda katılıyorum. 3. kitabına başladım bugün, anlamsız gelen hayranlığımın anlamlılaşmaya başladığını hissediyorum yavaş yavaş. En çok da anlatabiliyor olmasına hayranım sanırım. Benim ömrümü versem anlatamayacağımı tek bir paragrafa sığdırışına... 

Pek çok taslak var burada, hepsi birbirinden bağımsız hatta hepsindeki tüm cümleler birbirinden bağımsız. Tıpkı buradaki gibi. Ben beceremiyorum bu anlatma işini, dikkat ediniz yazmak değil anlatmak. Ne büyük meseleymiş ya hu! Önceden anlaşılmak bir nimettir yazmıştım meğer anlatabilmekmiş asıl nimet. (Önceki yazılanların hiçbirinin sorumluluğunun tarafıma ait olmadığını sıkı okurlarım (0) bilir zaten) Burayı daha önceden söylediğim gibi düşünme işlemini sesli yerine yazılı olarak yaptığım bir mecra olarak kullanıyorum. Kimselerin okumadığını bilmenin rahatlığı var ayrıca. Ne kadar bazı mecralardan paylaşsam da okunsun diye değil de "ben anlattım siz anlamadınız" demek için yapıyorum çoğu duyuruyu. İnsanoğlu suçu atacak kimse bulamazsa kadere atmaktan çekinmemişken benim size atmama alınmazsınız bence. 

Aslında tüm çığlıklarımı kendime duyurmaya çalışıyorum. Siz aracısınız, olmak ister misiniz bilemiyorum. Çok umursadığımı da sanmıyorum. Fakat ben bu görevi çoktan verdim zaten sizlere, mavi defter yerine yazdığım tüm mecralarda bulunanlara. 

Yuvarlak Masa Şövalyelerine selam olsun.

Şimdi yazıyı okuyanların (0) aklında bir soru muhakkak canlanacaktır; "tamam da kanka ne anlattın şimdi sen?" Mesrojo da durur mu yapıştırmış cevabı; "yavrum zaten anlatabiliyor olsam bu kadar kıvranır mıydım sence?" Hadi kimsenin durup dururken kimseyi anlayacak hali yok, tamam dinleyecek hali de olmasın. Böyle deyince konu kilitlendi. Anlayın ulan ya da deneyin en azından. Tamam beni değil ama anlatabilenleri dinleyebiliriz bence. Bir tweet'e bile neler sığdırıyor insanlar onları bari anlasak olmaz mı? 

Kendimizi anlatma, anlama becerilerimizin düşük olduğunu biz blog yazılarımızda anlattık hep. Fakat başkalarını anlama becerilerimin gelişmiş, en azından ortalama bir vatandaşımıza göre gelişmiş olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim, herhangi biriniz de bunu inkar edemez. Benim problemim kendimle. 

Ben yine anlatamadım kendimi, oysa bu sefer belki bir iki satır anlatabilirim umuduyla açmıştım bu kalbiniz kadar tertemiz sayfayı. Başka sayfalara artık.

Son olarak; önce içimizdeki yangınlara bir kap su dökelim belki ardından başkalarına yardım için çırpınabiliriz. 

29 Mart 2021 Pazartesi

Acemisiyiz Hayatın

Şarkı kültürü olmayan birisi olduğumu benimle 4 gün geçirmiş herkes bilir. Bildiğim şarkı sayısı az olduğundan şarkı dediğinizde aklıma gelenlerin sayısı oldukça sınırlı kalır, dolayısıyla sürekli aynı şarkıları dinlerim. Buna engel olmak için rastgele playlist bulur onları dinlerim. Bunun en güzel tarafı ise bazı şarkılardaki o iki üç cümlelik anlamlı sözlere denk gelebilmek. Örneğin; "büyüdüm, büyüdüm, çürüdüm.", "Acemisiyiz hayatın." gibi. Ne alaka diye soracak olursanız ben de bilmiyorum. Sadece bunlardan birini duyup buraya geldiğim için yazmak istedim. 

Önceki yazıyı okuyup beğenmemek için gelmiştim başlangıçta. Fakat okuyunca Mesrojo sen busun işte dediğim için kalmasını istedim. Ben oydum, önceki yazılar da bendim. Hepsi benim. Belki biraz tutarsız, belki biraz idealist, belki biraz iradesiz, belki de sadece insan.
Evet ben sadece sıradan bir insanım, tıpkı sizler gibi. Bundan gocunmuyor ya da iftihar etmiyorum. 
İnsanım ve hatalarım var, herkes gibi. İnsanım ve başarılarım da var herkes gibi. 
Son zamanlarda kendim üzerinde düşünmeye ağırlık verdim. Çünkü çevremdekileri, dünyayı, insanlığı vs düşünmek hiçbir işe yaramıyor. En azından şimdilik ve benim için durum böyle. Kendimi anlamam gerek, sizleri anlayabilmem için. Ve anlamak, dostlar bütün meselemiz budur, bu olmalıdır. 
Empati, halden anlamak gibi kavramlar var. İnsanları anlamak için neler yapabileceğimize dair pek çok yönerge var.  İyi hoş da insan kendini nasıl anlayacak? Sofie'nin Dünyası isimli bol sayfalı, tüm instablogger'ların okuduğu veya kitaplığında bulundurduğu kitabın mühim sorusu; "kimsin sen?" Bu kitabı ilk okuduğumda heveslenip birkaç satır yazmıştım, yazmaya çalışmıştım. Fakat o satırlar da ben değilim. Sizlere kendimi tanıtırken kurduğum cümleler de ben değilim. Derya Ecem, Hacettepe Üniversitesi, Konya, PDR, 20...
Hiçbiri ben değilim. Hepsi benim bir parçam fakat benim bütünüm ne adımdan ne okuduğum bölümden ibaret. Kimliklere sallamışken, Jung'un bahsettiği kolektif bilinçdışı ya da kültürel hapishane, adına ne derseniz deyin kendimizi belli kimliklere hapsettiğimize de inanıyorum. Yine de benim amacım, en azından ilk etapta, özgürleşmek değil kendimi bulmak. O hapishanedeki insanı tanımak istiyorum, sonrasına sonra bakacağız. 

Keşke anlatmak istediklerimi kelimelere dökmek zorunda kalmasaydım. 

Kelimeler kadar düşünebiliyoruz. Zihnimizdeki şemalar bu kelimelerin üzerine kurulu. Bu kelimelerse yetmiyor. Beni size, beni bana anlatmaya yetmiyorlar. 

2 farklı etkinliğe katılmıştım -online dönemin bence en olumlu tarafı bu etkinlikler.- İnançlılarınız bunlara tevafuk desin kalanlar şans olarak tanımlasın ya da ne olarak görüyorsanız. İlaç gibi geldi etkinlikler. Ne anlatıldığından elbette bahsetmeyeceğim, çünkü ne haddime ama yöneltilen sorulara verdiğim cevaplar elimizdeki kelimelerle beni bana farklı açılardan açıklamam için fırsat sundu. Bir yol açtı, belki de fitil yaktı. Umudum o fitilin karanlığımı aydınlatması yönünde, beni yakmaması için çabalayacağım.

-Resmi kayıtlara (mavi defterime) göre- 2017'den beri bir arayış içerisindeyim. O zamanlar Leyla ile Mecnun tek dostumdu. Ve arayışta olanlar, ilk bulduğu sığınağı yuvası zanneder. Sığınağımdı Leyla ile Mecnun fakat evim olamazdı. O dönemlerde dostluğa ihtiyacım vardı, İsmail Abim oldu, Yavuz'um oldu, Mecnun'um oldu, İskender Baba'm oldu.  
İlerleyen yıllarda dostluktan bir ilişkiden çok bir aidiyet arayışına girdim. Aidiyeti sağlamanın en kolay yolu ise ideolojilerdi. Yarım aklımla pek çok ideolojik tanım belirledim kendim için, hiçbirine ait olmadığımı keşfetmek çok da zamanımı almadı. 
Aidiyetin ardından hedefe ihtiyacım vardı, buna yaşama ihtiyacı da denilebilir bence. Özellikle de benim gibi varoluşçuluk, nihilizm gibi düşünceleri boş bulan kişiler için yaşama ihtiyacı tanımı gayet uygun bence. Yok efendim ölüm varmış öyleyse yaşayacakmışız, peki ama neden? 
Neden sorusuna hala cevap bulamadım. Belki müslümanım diye, belki sandığım kadar mutsuz ve çaresiz olmadığım için belki de dürtülerden kaynaklanan bir devam etme. Aslında yolunu kesmeme. 

Her neyse, çok soyunmanın anlamı yok kısaca dönem dönem eksikliğine yoğunlaştığım pek çok konunun aynı dönemde zihnime akın etmesiyle başladı bu süreç. Kimim ben, sorusunun artık yanıtlanması gerek. 
Mümkün müdür? Neden olmasın. Aslında insan sandığımız kadar eşsiz ve muhteşem bir canlı değil. Yine de üstüne düşünülmeyi fazlasıyla hak eden bir canlı. Ben de bunu yapmaya çalışıyorum; düşünmek, anlamak. 

Buraya kadar okuyabilenler "ne anlatıyorsun kardeşim sen?" demeyin. Anlatamıyorum, derdim bu.

 Oyuncak itfaiye arabam biraz tozlanmış, mavi ayıcık için ayrılıyorum bu kez. 


27 Mart 2021 Cumartesi

Kara Tren Yoldan Çıktı

 Selamlar, bu seferki yazım fazla özel olacak. Sosyal medyaya karşı gerçekleştirmeye çalıştığım başkaldırıya denk gelmesi onu çok daha özel kılıyor. Çünkü bu yazı haberini duyuramayacak olmam dolayısıyla has takipçilerimin (0) okuyacağı anlamına geliyor. İşte bu yüzden çok özel, çok ben. Çok ben, diğerleri de öyleydi fakat onlarda bir sınır vardı. O kadarını da bilmesinler be Ecem sınırı. Birine dert anlatmaya başladığını fark edip çıplak kalmış hissederken ortaya saçtıklarını bir anda toparlamaya çalışmak gibi. Fakat bu günlük yazısı olacak bir bakıma. Madem günlük yazısı buraya neden yazıyorsun diyecek olan olursa da sana ne gibi bir atar yapmayacağım elbette. Bazen içtenlikle yazılmış yazılar olur ve tam da sizi anlatır ya, berbat bir konu olsa bile içten bi oh çekersiniz. Çünkü bu berbat durumu yaşayan tek siz değilmişsiniz meğer, her ne kadar Pollyanna olsanız da bu durum böyledir. Satırlarına hayran olduğum bir ablamız bu durumu "En büyük dert sizden başka kimsenin yaşamadığı derttir." diyerek anlatır. Okumuş kadın tabii... Neyse işte bu yüzden günlüğe değil de buraya, kalemle değil de klavyeyle yazıyorum bunları. Ha kimse çıkmazsa yaşayan çok da önemli değil. Hayatı bu kadar da ciddiye almayın. 

Buraya yazmaya başladığımdan beri yazılara yansıyan gel gitlerim buzdağının görünen kısmı bile değil, bu demek oluyor ki yetişkin bir Mesrojo'nun yaşamında gel gitler yaşanmıyor, Mesrojo'nun yaşamı gel gittir. Biz buraya boşuna araflar demedik. Yıllar, aylar, haftalar arasında bir araf değil bu, dakikalar arası araf. Ne kadar zorlu bir durum olduğunu yaşayan bilir. Kelimlerle anlatabilmek benim hiiiç harcım değil. Aslında anlatmak benim harcım değil. Bakmayın buraya yazdığıma, yazmasam ölürdüm, yazdım yine öldüm'lük bir durum var. Kendim iyice şirazeden çıktım. Eskisi gibi benimle savaşamıyorum, karşısında dik duramıyorum bile. Bunu biraz boşluğa bağlardım önceleri, şu anki yoğunluğumu göz önüne alırsak boşluktan değilmiş. Tam da bu korkutuyor işte beni, bunun ben olması. Benim bu olmam...

Abimizin dediği gibi "Şu anda size zorluğunu anlatabilmek için on bin kitap okumuş olmayı dilerdim." ya da bunun gibi bir şey.  

Anlatamıyorsan neden buradasın sorusu varsa aklınızda, silin. Bir kere de öğrenmeye değil anlamaya çalışın. Öğrenmek kolay, anlamak zor olan. Ben sizlerden beni her şeyimle tanımanızı içimdeki her şeyi bilmenizi değil, anlatmaya çalıştıklarımı anlamanızı istiyorum. Hepimiz bunu istiyoruz aslında. Anlaşılmak, tanrım ne zor şeymiş.

Dert dedik, anlamak dedik asabiyetimin sebebine gelecek olursak biraz olsun anlayacaksınız bence beni. Ben kendi derdimi anlayamıyorum. Sizlere kızıyorum ya beni anlamıyorsunuz diye, aslında siz bensiniz. buradaki hiçbir hitabım size değil, siz diye adlandırdığım ben'e. Burada okuduğunuz her şey benim kendimle konuşmalarım aslında. İlk yazımda dediğim o kötü sıfatlar vardı ya, hepsini üzerime aldığım ben onları sahiplendim ama zaten karşıma aldığım elitizm meraklısı birey de bendim. Buyurun Dert Menüsünde sinirlendiğim "Buna mı üzüldün" diyen, "Suriyeliler niye bu kadar çok çocuk yapıyor?" diyen, en çok ötekileştiren de bendim. Bunlar üstlendiğim sıfatlar, cümleler değil. Bunlar benim. 

Bu yüzden yeni bir yola çıkıyoruz, yine.


10 Mart 2021 Çarşamba

Bizimkisi Bir Boşanma Hikayesi

 Boşanma, boşanmanın çocuk ve anne baba üzerindeki etkileriyle ilgili pek çok yazı görmüş, okumuşsunuzdur. Fakat evliliğin kutlanması adına yüzlerce kişinin dahil edildiği düğünlerin fazlaca rağbet gördüğü toplumumuzda boşanma da ailesel olmaktan çok toplumsal bir olgudur. Boşanma sürecindeki imzaların sahibi yine iki kişi olsa da düğünde kimin ne mücevher taktığı, pastanın kalitesi, salonun ihtişamı, gelinliğin fiyatı gibi konularda yorum yapma hakkına sahip olan toplumumuz boşanmada bir o kadar etkili ve yorum yapma hakkına sahip görüyor kendisini. “Başlarken olaya dahildim, biterken de dahil olmalıyım.” düşüncesindendir belki de.

Boşanıp, boşanılmayacağı konusunda yorum yapmaktan, fikir belirtmekten geri durmadıkları gibi her detay hakkında söz sahibidirler. Hangi eşyayı, hangi tarafın aldığı hakkında fikir sahibi olan kişi boşanma aşamasında da çocuğun velayeti kimde kalacağı hakkında fikir sahibidir. Kendimce bu gibi özel hayatın sınır ihlallerindeki suçu toplulukçu kültürümüzü fazla özümsemişliğimizde bulsam da artık değiştirmek için adım atılmalı diye düşünüyorum.

Bu adımın atılmasının yakın zamanda olmayacağını bildiğimden birkaç konuya değinmek istiyorum. Boşanan çiftler zaten çoğunlukla halledemedikleri problemler olduğu için boşanıyor, yani evin içi problemli. Problemli bir ilişkinin olduğu evde ebeveynlik görevinin de sağlıklı yürütülmesinde zorlanılacağını tahmin etmek zor değildir. Boşanmalarınsa en zorlu olduğu durum çiftin çocuk sahibi olduğu durumdur. İkili ilişkideki problemin etkilediği ebeveynlik ilişkisinin sağlığına zeval getirmemek adına boşanmayı veya evlilik sürdürülecekse nasıl sürdürülecek konusunu iki kere değil onlarca kez düşünülmelidir. Fakat ben bu yazıda boşanmanın ailesel yönünden çok toplumsal yönünden bahsetmek istiyorum.

Evlilik ilişkisi içerisinde bulunan herkesi fazlaca etkileyen boşanmayı toplumun da etkilediğini belirtmiştim, peki bu nasıl gerçekleşiyor? Amacım ve önemsediğim durum gereği çocuk sahibi olan bir çiftin boşanmasının söz konusu olduğunu varsayalım.

Berbat bir aile yaşamı var, anne baba kavga etmekten çocuğun varlığını unutmuş, çocuk her anlamda sevgisiz ve kaotik bir ortamda büyüyor. Bunun zaten sağlıksız bir durum olduğu aşikar. Çözülmeyen sorunların sonucu olarak şiddetli geçimsizlikten boşanabildi bu çift. Emin olun ortada maddi bir kaygı babanın anneye fiziksel veya psikolojik şiddeti devam etmiyorsa iki sene sonra çocuk “İyi ki boşanmışlar zaten beceremiyorlardı evli kalmayı.” cümlesini kurulabilir, hatta “Keşke daha önce boşansalardı.” cümlesinin bile kurulma ihtimali çok yüksektir. Tabii ki boşanmadan kaynaklı sorunlar yaşayacaktır çocuk fakat problemli olan aile hayatında da sağlıklı bir dönem geçirmesi mümkün değildi. Sanılanın aksine çocuk için evli kalmak, evli kalmayı beceremeyecek çiftler için ertelenmiş boşanmadan başka bir şey değildir.

Boşanmış anne babaya sahip olmanın çocuğu etkileyeceğinden bahsetmenin anlamı yok. Fakat pek çoğunuzun, özellikle de boşanmayı yakından yaşamayanlarınızın bilmediği bir nokta var ki sizlerin “iyilik, yanında olma” adına yaptığınız pek çok şeyin ebeveynleri boşanmış kişide olumsuz etki yaratıyor olduğudur. Çünkü senin başını okşayıp “Bana her şeyi anlatabilirsin, bir derdin olursa haberim olsun.” dediğin çocuk ona acıdığının farkında, bunu yalnızca sen yapmıyorsun. Hocaları, akrabaları, komşuları, belki arkadaşlarının aileleri gibi çevresindeki pek çok yetişkin yapıyor. Çocuğun gözünden durum şöyle gerçekleşiyor “Bu kadar yetişkin bana acıyorsa acınacak haldeyimdir.” Özellikle kişilik gelişiminin en önemli kırılma noktalarından olan ergenlik dönemindeki çocuk için acınacak halde olduğu düşüncesinin yaratacağı tahribatları göz önüne alırsak sizin iyilik adı altında yaptığınız şeylerin altında yatan acıma duygusu ergen tarafından rahatça fark edilebilecek bir durum. Zaten pek çok hormonal değişimle, kargaşayla baş etmesi gereken ergen boşanmış ebeveyne sahip olmanın yanında bir de acınacak halde olma duygusuyla baş etmek zorunda kalıyor böylelikle.

Peki biz bu çocuklara nasıl yaklaşmalıyız? Eğer çocuk sizden yardım istememiş, desteğe ihtiyacı varmış gibi durmuyorsa kendinizce yardım etme çabalarına girmeyin. Hatta böyle bir ihtiyacını fark ettiyseniz dahi yetkinliğiniz, konuyla ilgili bilginiz yoksa en iyi yardım bir uzmanla görüşmek, çocuğun görüşmesini sağlamak olacaktır. Bilmeniz gereken önemli bir nokta da şu ki; yalnızca öğretmen olmanız, diplomanızın olması sizleri bu konuda yetkin yapmaya yetmiyor, maalesef. Sizlere doğru gelen bir şey karşınızdaki kişi için doğru olmayabilir veya düşündüğünüz doğruyu aktarırken karşınızdaki kişinin de doğru olarak algılayabileceği şekilde aktaramamış olabilirsiniz.

Bazen en doğru olan şey bir bilene danışmaktır. Harekete geçmeden, yara izi oluşturmadan önce.

17 Şubat 2021 Çarşamba

Mülteci Olamayan Suriyeliler

 Selam, bu yazıda toplumumuzun kanayan yarasına dokunacağım. Haa yok kadın cinayetlerine değil, en azından şimdi değil. Sığınmacılardan bahsedeceğim biraz. Tahmin edebileceğiniz üzere Suriyeli sığınmacılardan. Sığınmacı kelimesine dikkat ediniz, neden mülteci değil de sığınmacı kelimesini kullandım? Farklı kavramlar olması değil asıl mevzu, sığınmacılarla mülteciler arasında bazı haklara sahip olma konusunda fark var. Ben de daha yeni öğrendim bunu. Mülteci olarak tanımlanan gruba karşı mültecileri topraklarına alan devletlerin belirli hakları tanıması gerekir. Hak dediğim de öyle çok bir şey değil, insan hakları. Yaşama, eğitim, sağlık gibi temel şeyler. 

Türkiye'deki Suriyeliler ise mülteci statüsüne giremiyorlar, onlar sığınmacı olarak kalmak zorundalar. Bunun sebebi Türkiye'nin AB ile zamanında imzaladığı anlaşma. Anlaşmaya göre Türkiye sadece Avrupa ülkelerinden gelen sığınmacılara mülteci statüsü verebiliyor. Bunun meali şu; Türkiye'ye sığınan insanlardan sadece Avrupa devletlerinden gelenlere insan hakları tanıyacak. 

Şimdi aklınızda "ee bunlar mülteci bile değilse neden bu kadar yardım yapılıyor?" sorusunun versiyonları geçiyordur. Onun da sebebi güzide insan hakları merkezi Avrupa, bu kişilerin Avrupa sınırlarına geçmemesi için Türkiye'de kalmalarını sağlamak istiyorlar. Avrupa'ya gidip tüm eğitim, sağlık, sosyal yapılarını bozacak olan bu sığınmacıların o ülkelere girmeleri halinde kilitlenecek sistemlerinin zararı çok daha fazla olacağından Türkiye'ye sığınmacılar için fazla fazla ödenek yolluyorlar. Bu ödeneklerin miktarına ulaşmak ufak bir araştırmanıza bakar. 

Türkiye milletinin en büyük problemi yanlış taraftan nefret etme, yanlış tarafı hatalı kabul etmek. Sığınmacıların ülke girişinden sonra belki en suçsuz taraf Suriyeliler. Lütfen kalkıp "Aynı şey bizim başımıza gelse onlar bizi almazdı. Topraklarını savunsalardı." gibi vicdandan yoksun cümleler kurmayın. Yok efendim aynısı bizim ülkemizde olsa biz kaçmaz savaşırmışız, sayın birey şu an ülkede savaş olmamasına rağmen tüm hayatını başka ülkelerde sürmek isteyecek o kadar çok insan var ki hiç öyle sandığın gibi bir durum söz konusu değil. 

Anlıyorum kızgınsınız, siz işsizken onlar çalışıyor, size verilmezken onlara sürekli yardım geliyor. Ama üstü örtülemeyecek bir durum var ki senin, benim bu memleketin vatandaşlarının durumunun sebebi sığınmacılar değil. Sığınmacıların derdi senin işsiz kalman değil kendisinin, eşinin, evlatlarının karnını doyurmak. Bunu yapmamalarını isteyemeyiz değil mi? Sen açsın, o aç ama sen onu suçluyorsun makul değil bu. Kızgınlık yanlış tarafa yöneliyor. Bir iş var. Sen de o işe girmek zorundasın, sığınmacı da işveren olabildiğince sizin paranızdan kısmak için daha az para teklif ediyor, sigorta yaptırmayacağını söylüyor sen kabul etmiyorsun haklı olarak ama sığınmacı mecbur kabul ediyor. Sen sığınmacıdan nefret ediyorsun. İşverenin fırsatçılığı aklına bile gelmiyor. Kızgınlık yine yanlış tarafa yöneliyor. 

Pek çok konuda durum böyle. Gelen ödenek sığınmacı için geliyor, sığınmacıya veriliyor ki rahat etsin Avrupa'ya geçmek istemesin hayatını Türkiye'de kursun. Ee bir de sığınmacıların ülkeye girmeye başladığı ilk günden beri sürekli değişen, tutarsız politikalar da söz konusu. Açık Kapı politikasıyla ilk başlarda gelenlerin kaydı tutulmadan ülkeye girişleri, bazı hastalıkları konusunda aşıları olmaması, dil bilmiyor olmaları, mecburiyetten dilenmeleri gibi pek çok problem yaşandı. Yine suçlu Suriyeli sığınmacılar değildi, kararları ve uygulamayı yönlendiren onlar değildi  hiçbir zaman. Fakat bizlerin kızgınlığı yine yanlış tarafa yönlendi.

Bir de kültür çatışması var ki benim en anlam veremediğim fakat insanların bayağı nefretini çeken bir durum. Çok eşliler, çok çocuk yapıyorlar gibi şeyler. Üstelik çok kültürlü bir toplum olarak buna bu kadar takılmamızı anlayamıyorum. Gerçi batıdan belli düzeyde ve düzensizce doğuya göç gerçekleşse de karşılaşılması çok doğal bir kültür çatışması gibi. Örneğin; çok eşlilik. Adamların ülkesinde yasalmış evlenmişler. Bir adamın 3 karısı pek çok da çocuğu var. Savaştan kaçıp sığındılar Türkiye'ye. "Pardon, bizim ülkemizde çok eşlilik yasak ve tasvip edilmeyen bir durum lütfen tek eşiniz dışındakileri boşar mısınız?" Mantıksız değil mi? Dil bilmeyen, iş bilmeyen, çocukları olan kadınları boşaması dışında bir çözümünüz var mı? Her şeyi bir kenara bırakın doğudaki çok eşliliği engelleyebildik mi ki Suriyelilerin çok eşliliğini eleştiriyoruz. 

Çok çocuk yapmalarına gelince, nedenini bilemiyorum fakat bizim kültürümüzde de bu durum böyle değil midir? Kültürel olarak çok çocuk sahibi olmaktan bahsetmiyorum. Maddi durumu kötü, eğitim seviyesi düşük bireylerin de genelde eğitimli, maddi olanakları daha yüksek olanlara göre sayıca fazla çocuk sahibi olma oranları daha yüksek. Bunu inkar edemeyiz sanırım. Peki bu maddi durumu kötü olan kişiye " Ya senin paran yok çocuk yapma." diyebilir miyiz? Desek bile ne kadar etkili olur? 

Bazen konuşurken o kadar şuursuz oluyoruz ki konuşmalarımız da düşüncelerimizi bu kadar etkilerken zincirleme bir şuursuzluk içerisine giriyoruz. Olmadık şeye nefret besliyor, öyle bir odaklanıyoruz ki nefretimize, insanlığımızı unutuyoruz.

İnsanlığımızı, vicdanımızı merkeze alarak süreceğimiz bir yaşam diliyorum, ne kadar mümkünse artık...


Üç beş metre beyaza girmeden önce

10 Şubat 2021 Çarşamba

Ötekileştireveremeyeceklerimizdenmişsinizcesine

Senden, benden, bizden olmayanlar "ötekiler"; kimdirler, ne yer ne içerler, nasıl yaşar, nasıl düşünürler?

"Her şey zıttıyla vardır, anlamlıdır" gibi bir klasiğe girmek istemem ama hatırlatma amaçlı birkaç cümle yazmak gerekli sanırım. Beyaz, siyahın yanında beyazdır. İyi, kötülük varsa iyidir. Öteki ise "ben" veya "biz" olan her yerdedir. 

Ötekinin kim olduğu kısmında ise geçerli sayılabilecek tek nokta sanırım ben gibi veya biz gibi olamayan, olmayandır. Sen kendini ne olarak tanımlıyorsan öteki, o olarak tanımlamayan veya senin öyle tanımlamadığındır. Kısaca ötekiyi belirleyen senin, sizin kim olduğunuzdur. 

Tarih boyunca öteki olanlar her zaman el değiştirmiş, farklı uygulamalara maruz kalmıştır. Geçmişte daha çok azınlıklar öteki kabul edilirken günümüzde hakkında fikir sahibi olmadığımız, tanımadığımız, hatalı(!) düşünen veya davrananlar ötekileştirilmektedir. Sosyal medyanın da etkisiyle ötekileri daha kolay damgalama, daha çok ötekileştirme ve bizden olmadığını vurgulama gereği duymaya başladık. "Ben onlardan değilim" temel mesajı kapsamında ötekiyi belirginleştiren ve ötekileri onaylamadığını hatta nasıl yaptırımlar olması gerektiğini kolayca ifade edebilir hale geldiğimiz bir noktadayız.

Geçmişte azınlıklar, azınlık olduklarının farkındalığıyla ve hakim görüşün gücü neticesiyle sessiz kalmaya, baskılara boyun eğmeye çok daha mecburken artık herkesin kolayca kendisini ifade edebileceği medya organlarının doğmasıyla öteki yalnız olmadığını gördü. Yalnız olmadığını fark eden ötekinin de çıkmaya başlayan sesi neticesiyle ben-öteki kargaşası en üst noktalara taşındı. 

Tarihin bizlere sunduğu belgelere göre ötekilerin öteki olma sebepleri devletlere, devlet rejimine göre değişmekteydi çoğunlukla. Ulus devletlerin ötekisi, devlet yöneticilerinin kendisini tanımladığı ulusa ait olmayanlardı. İmparatorlukları bağlayan temel etkenin çoğunlukla din olması sebebiyle bu sefer ötekiler devlet yöneticilerinin benimsediği dine mensup olmayanlardı. Ama bunlar genel ötekilerdi, daha özele indiğimizde aynı dine mensup olduğunu söyleyen iki grubun mezhepler sebebiyle farklı ben ve ötekilere sahip olduğunu görebiliriz. Tarihte bizlerin duyduğu büyük yıkımlar arasında mezhep savaşları da yer almaktdır; Katolik hıristiyanlarla Protestan hıristiyanların Otuz Yıl Savaşları bunun bir örneğiyken Yavuz Sultan Selim döneminde gerçekleşen Şah İsmail ile Sunni-Alevi temelindeki isyanlar, seferler, ve katliamlar da mezhep çatışmalarına örnektir. Ben-öteki çatışması, geçmişten günümüze süregelen ve gelecekte de sürecek olan bir çatışmadır. İnsanlık tarihinin başlangıcına insek bile göreceğimiz yine ben-öteki çatışmasıdır. Tarafların isimleri Homosapiens ve Neandartellerdir. Günümüzdeki ben-öteki çatışmalarını saymanın zorluğunu tahmin edebilirsiniz. Hepimizin de bu çatışmaların tam ortasında yer aldığımızı düşünürsek saymaya da gerek yoktur. 

Bir hocamın kurduğu "Bilmediğimiz şeyden en iyi ihtimalle korkar büyük ihtimalle ise nefret ederiz." cümlesini ben ve öteki kavramlarının geçtiği bir yazıda ne kadar anlamlı olduğunu fark edebilirsiniz. 

Ötekinin değişkenliği benim ne olduğumla değil de daha çok kendimi nasıl tanımladığımla ilgili olduğunu vurgulamalıyız. Bir insanın grup aidiyetinin, ötekileştirme davranışının üzerinde pozitif yönde etkisi olduğunu düşünüyorum. Ne kadar bir grubu benimsemişsek ötekiler o kadar ötekileşir bizim için. 

Ötekiden kastın azınlıklar olmadığına tekrar vurgu yapmak isterim. Öteki görecelidir. senin bu tarihte bu konumdaki ötekinin, konum ve zaman değişimiyle değişmesi muhtemeldir. Öteki tamamen senin içindekinin dışarı yansımasıyla oluşmaktadır. İçindekinin değişmesiyle değişirsin "sen", senin değişmenle değişir "öteki".

"Ben"in olduğu her yerde "öteki"nin var olduğunu, olacağını söyledim. Ötekiyi ortadan kaldıramıyorsak amacım ne?

Ötekinin daima olması, ötekiye daima yaptırım uygulama zorunluluğu getirmemektedir. Ötekiyle yaşamak, ötekiye karşı olan duyguları daha dizginlenebilir hale getirecektir. Yani bilmediğimiz şeyden korkacak veya nefret edeceksek o şeyi tanımamız gerektiğini vurgulamak istiyorum. Ayrıca benliği tanımlarken en büyük kümeyi "insan olma" kümesi olarak alırsak ötekiyle "biz" olunabilecek bir noktamızın farkına varmak zor olmayacaktır. İnsan olma kümesini zaten yaptığınızı, çok kolay olduğunu düşünüyorsanız, düşünmeyin. İnsan olmanın getirisi olan hakları vermek istemediğiniz onca öteki olduğu ortada. En temel hak olan yaşama hakkını bile elinden alabiliyoruz bazen ötekinin. Tabii bunu her birimiz silah çekip yapmıyoruz belki ama cümlelerimizle, yaptırımlarımızla o kişiyi intihara sürüklemek biraz da bizlerin suçu değil midir? 

Üniversitenin kişinin görüşlerinde bu denli değişim yaratmasının temel sebebi; şehrinde, köyünde, evinde öteki kabul ettiği insanla konuşma fırsatı bulmasıdır bir bakıma. Konuşmasa da düştüğünde elinden tutup kaldıran bir ötekiyle karşılaşmasıyla bile aslında ötekinin o kadar da öteki olmadığının farkındalığı başlar. Kampüs yaşamında ötekinin de kendisi gibi yediğini, içtiğini belki ağladığını, güldüğünü görür. Öteki yine farklı gruptandır kendisinden fakat o artık ötekinin tek özelliğinin o gruba ait olmak olmadığını fark eder. Öteki de en nihayetinde insan olmaya başlar kişinin gözünde. 

Bu yüzden üniversiteye giden kişiler önce bir afallar sonrasında ortama alıştıkça aile evinden, ailenin ait olduğu gruptan uzaklaşmaya başlar. Çünkü insanoğlu için aynı gruba ait olmak yetmez aynı grupları da ötekileştirmek, aynı gruplara aynı nefreti duymak gerekir. Ailenin ötekileştirip, nefret ettiği grubu sizlerin artık onlar kadar ötekileştirmemeniz bile  aile grubuna aidiyetinizi azaltacaktır. 

Kısaca, "ben" olduğu sürece "öteki" olacak fakat ötekiye karşı olan davranışlarımızda değişim göstermek zorundayız. Ötekiyle farklı olan noktalarımızın üzerinde durup sürekli tartışmaya girmek yerine aynı düşündüğümüz noktaların varlığının farkına varmak, ötekiyle "biz" olabileceğimiz noktaların farkına varmak olacağından çok büyük önem arz etmektedir. Ortak noktanızın olmaması gerektiğini savunuyorsanız en azından nefretinizi törpülemeli, insan hakları kapsamında ötekilere baskı, taciz, yaptırım gibi şeyleri uygulayamayacağınızın, uygulamamanız gerektiğinin farkına varmalısınız.

Kimse sizlerin ötekisi olduğu için belli şekilde davranmak, davranmaya zorlanmakla mücadele etmek zorunda değildir. Kimse öteki olduğu için sessiz kalmak boyun eğmek zorunda değildir. Kimse öteki olduğu için ülke değiştirmeye, okul değiştirmeye, şehir değiştirmeye mecbur değildir. Sizler de birileri için ötekisiniz neticede, herkes ötekidir. Herkesin öteki olduğu dünyada ötekiye davranışlarımızı şekillendirmek ve ötekiye karşı olan davranışlar konusunda ortak paydada buluşmak zorundayız. 


NOT: Yazıyı algılarken benim kimcilerden olduğumu düşüp olayı kaçırmamanız adına gündemden çok örnek vermemeye dikkat ettim. Çünkü bu yazıda anlatılmak istenen noktayı fark etmesini istediğim kişiler ötekileştirmeye çokça meyilli olan kişiler olduğundan buradaki tek cümlem ötekileştirilmeme, ardından tüm yazının bir öteki tarafından yazıldığının farkına varılmasıyla ciddiye alınmama zincirlemesine sebep olacaktır. 


Hangi kan affeder bayım 

Kalbinizdeki kini? 

Hangi gök temize çeker 

Ellerinizdeki kiri?

4 Şubat 2021 Perşembe

Karanlıkta Yanlış Yere Mum Dikmek

Bazen sizin de olmadığını iliklerinize kadar hissettiğiniz oluyor mu?

Benim o his hep en derinlerimde. Deniyorum, vallahi de deniyorum, belki yanlış açıdan bakıyorum, belki yanlış yoldan gidiyorum ama niyetimin saf olduğunu size temin ederim. 

Sonumun, sonumuzun ne olacağını düşünmek huzursuzluk veriyor. 5 yıl sonra nerede olacağım konusunda hiçbir görüntü belirmiyor gözlerimde, hiçbir düşünce belirmiyor zihnimde. Sadece karanlık. Yolun sonu karanlık gibi dostlar. 

Neden ya diyorum, neden çabalıyoruz ki? Ne işe yarıyor? Ben bu memleketin en iyi psikolojik danışmanı olsam neye yarayacak? Yok mu bu memlekette çok sağlam hocalar, bilim insanları? Var, yurt dışına çıkmayanlar da var. Onca çabaya rağmen bu memleketin insanına hizmet etmek için hala direnenler var, gidenleri asla yaftalamıyorum  zaten ne haddime. Birisi bana gelip "gel seni yurt dışına götüreceğiz eğitimine orada devam edeceksin ama bir daha asla Türkiye'ye gelmeyeceksin" dese cümlenin sonunu dinlemeden valizimi toparlamaya başlardım. Neyse. Hah işte birçok alanında sağlam hoca var neye yarıyor diyorduk, yaramıyor. 

Türkiye Büyük Millet Meclisi, ne görkemli bir isim, çok şatafatlı, ağırlığını okurken hissediyoruz. İsminin altını dolduruyor mu dersiniz? 

"Mecliste kavga, vekiller birbirine girdi, akp'li bilmem kim şu gruba böyle hakaret etti chp'li bilmem hangi vekil bu topluluğa şu sözleri savurdu, mhp'li vekil şu kişilere tehdit etti." çok tanıdık değil mi bu tarz başlıklar? Hatta okurken az çok sosyal medya kullanıyorsanız görüntüleri de gözlerinizin önüne gelmiştir. İşte bizi temsil eden, millet adına karar alan milletin meclisi olması gereken  yerdeki rezaletlerin yalnızca binde biri bile değildir bunlar. 

Vekil dediğimiz kişilerin çoğunluğu özel bilmem ne kolejinden sonra yine bilmem ne vakıf üniversitesinden mezun olup yurt dışında doktora falan yapmış kişiler. Yani bunca iğrenç yaftalama, bunca anlamsız hakaret, bunca tehdit, bunca rezalet çoğu ilkokul mezunu bile olmayan adamların pişti oynadığı köy kahvesinde geçen muhabbetlerde söylenmiyor.

Hani bu adamlar vekil, seni beni temsil ediyorlar, bizim adımıza karar veriyorlar falan ya sorgulamamız gereken tam da bu adamlar o yüzden. Bu eğitimleri görmüş, bunca imkanı olan adamlar böyle iğrenç bir bataklıktayken bizim köydeki Hüseyin Amca kalkar köydeki Alevi'yi tehdit eder, sizin mahalledeki Ayşe Abla eşcinsel komşusuna saldırır, başkasının apartmanındaki Kemal Abi sokaktaki köpeğe tecavüz eder, aşağıdaki mahallede töre cinayeti işlenir. Eğitimsizler bunları yapar hakları vardır demiyorum ama sözde eğitimli kişiler böyle davranır, seni beni temsil ederken bu şekilde konuşurlarsa onlar beni temsil etmeyi bırakır ben onları temsil etmeye başlarım. Hayvan hakları yasasına karşı oy çıkan meclisim varsa gider hayvanlara zarar veririm, niye korkayım ki benim vekilim "korkma sana bir şey yapmalarına izin vermem" oyu kullanmış. Benim adaletimden sorumlu bakanlığa bağlı adalet sarayındaki hakim kızını "namus temizleme" adı altında öldürdükten sonra takım elbise giyiyor diye iyi halden indirim yerse bir baba, ben de bacımı öldürür takım elbise giyerek iyi halimi gösterir birkaç yıl yatar çıkarım. 

Amacım ne iktidarı yerinden etmek ne de muhalefete sataşmak. Benim derdim hepsiyle, hepimizin derdi hepsiyle olmalı. Sen ben bu değiliz, olmamalıyız. Biz böyle olmamalıysak vekiller siyaset adamları, politikacılar da böyle olmamalı. 

Karşı durulması gerekenler dokunulmazlıklarıyla mecliste kimin kime nasıl ne şekilde dokunabileceğine karar veren siyasilerin tümüdür.  Ağızlarından tek bir haklı söz çıksa, tek bir olumlu icraat yapsalar çok daha fazla zararları dokunuyor memlekete, sana bana.

Siyasilerin bu ülkede yaptığı tek şey aldıkları maaşlarıyla mum dikmek. 

31 Ocak 2021 Pazar

Ne Yapacağız Burada?

Selam, kaldığımız yerden radikalizme devam. Bu sefer de şubat ayının muntazamlığı, pazartesi başlayıp pazar günü bitme adamlığı dolayısıyla radikal kararlar alayım dedim. 

Ergenlik döneminin zirvelerinde yaşamam gereken kimlik bunalımını nasıl bu kadar sonlara doğru sarkıttım anlamıyorum. Gerçi Allah'ın Konya'sında kimlik bunalımımı çözmeme çok olanak yok diye şehri kötülemek isterdim ama konumumun Konya olduğu aklıma geldi, utanmasam ağlayacağım hatta. Tamam abarttım o kadar da değil ama hüzünlü bir durum insanın konumunun Konya olması. 

Neyse, 31 Ocak itibariyle kendime uğraş edinmek için atladığım iki yerden kabul aldım. Birisi çok da bana bir şey katmayacak bir yerken diğerinden umutluyum, belki beni adam ederler. Adam olma yolunda kendi gayretimin öneminin de farkındalığıyla blog'u ve instagram'da etkinlikleri, toplulukları falan takip için kullandığım sayfayı aktifleştirme kararı aldım. 

Sizi bilmem sayın okurlar ama benim derdim anlaşılmak. Kendimi anlatmak için Cemre Reyizin de dediği gibi mecramı bulamadığıma göre her yerde deniyorum. Öyle bir kenarda düşünmenin ne bana ne de sana faydası yok çünkü. "Bir kişi, bir kişidir." diyerek çıkıyorum yola.  

"Sen ne biliyorsun da kime ne anlatacaksın be Mesrojo?" diyorsanız gayet haklı olduğunuzu belirtmek isterim. Fakat şimdi sizlere sorsam ve güvenli ortamda olduğumuzdan emin olsak en az 5-10 tane çok büyük kitleleri yönlendirdiği kabul edilen insanın aslında vasatın altında olduğunu çok net ifade edersiniz. Benim kimseyi yönlendirme derdim yok. Sadece sesli düşünme işleminin yazılı halini yapacağım. 

Şimdi ben buraya düşüncelerimi yazdığımda sizlerin akıllarınızdaki kim bilir hangi gruplara, hangi kesime ait olduğumu kararlaştıracaksınız. Fakat size temin edebileceğim tek bir şey var ki hiçbir düşünceye, gruba, partiye hatta Alex gittiğinden beri Fenerbahçe'ye bile ait hissetmiyorum. Sorun da  burada zaten. Ne güzel uy işte grup normlarına, düşünme işini bile lider kabul ettiğin kişi veya grubun genel düşüncesini benimseyerek aradan çıkar. Ama ben onu beceremiyorum. Çok denedim, gerçekten denedim. Olmadı. 

Şunu biliyorum ki sayın bireyler, sizlerin arasında da var ait olamayanlar, olmayanlar. Aranızda bunu güzel yönetenler görüyor, gıpta ediyorum hatta. Fakat ben yönetemiyor hatta durum içerisinde cebelleşiyorum. 

Kısaca söylemek istediğim şey şu; artık burada düşüneceğiz. Ben düşüneceğim sizler de belki "ne diyor yine bu?, hayır bak şu daha makul veya olabilir" gibi şeyler diyeceksiniz. Sizlerden tek ricam ise yargılamadan yaklaşın bu blog'a. Benim kimlerden, kimcilerden olduğumu değil de ne söylediğime odaklanın. 

Bir de unutmamanız gereken noktayı tekrar vurgulamak isterim; genel olarak hayat görüşü "değişim" üzerine kurulu olan bir birey olduğumdan pek çok konuda fikir değiştirmekten çekinmem. Şu anki bilgilerimle düşündüğüm şeyler yeni öğrenmelerim ve yaşantılarım neticesinde değişecektir değişmelidir. Tam da bu yüzden arka arkaya iki yazıda bile farklı şeyleri düşünmem gayet normal olacaktır. Buna çok takılmayın. 

Tekrar görüşeceğimiz zaman dilimine kadar yaşamaya çalışın. 

Hoşça kalın. 



30 Ocak 2021 Cumartesi

Hangi Araflar?

Naber, blog işleri benden bu kadarmış. Kelime haznemdeki kelime kombinasyonları, permütasyonları hatta ebob ekoku bile bitti. Bu konuların hiçbiri hakkında bir fikrim yok. Sınavdan sonra tüm öğrenmelerimi depolama alanı doldu uyarısıyla sildim, hatta sınavda oturduğum sırada bıraktım çıkarken. Bu yüzden dilbilgisi kuralları da kaldı o masada. Bağlaçları ayıramam eklerden bir haberim artık. Ben bazen nefes almayı unutmaktan korkuyorum dahi anlamındaki de'leri mi aklımda tutayım?


Neyse, darlandım biraz ondan geldim. Daha önce gelmeyi denedim ama ciddili yazmak benim harcım değil. Boş yapmak için de biraz motivasyon gerekliymiş meğer, en azından kendi kendineyken. Arkadaş ortamında biri boş yapmaya başlayınca devamı getirilir ama burada kimse o fitili yakmıyor. Fitili yakmak bana kalınca çakmağın yerini unutuyorum. Milyonların aklına çakmağı buldun mu da yazıyorsun ey Mesrojo cümlesi gelmiş olabilir hatta dilinizin ucuna kadar inmiş olabilir. Fakat bulamadım. Depresif olmamı gerektirecek özel hayatımda bir sebep yokken bile depresifim şu aralar. Hangi aralar değildim ondan da emin değilim ama konumuz bu değil.


Boş durmak zoruma gittiği için açtım kalbiniz kadar tertemiz olan bu sayfayı. Bunu yazmak da çok dolu bir iş değil biliyorum ama elden gelen buysa demek. Boş durmak konusuna dönelim. Daha önceki bir yazıda arada kendimizi nadasa bırakmaktan bahsetmiştim hatırlarsınız. Hatırlamayanlar sağ üstten hemen o yazıya gidebi şaka şaka burası Youtube mu? Dağıtmayalım konuyu. Heh işte ben o nadasa bırakma işini beceremiyorum şu aralar. Cehaletimin farkındalığı buna izin vermiyor. Çizgilerini benim algılarımın çizdiği o geliştirme davranışı için yapmadığım her şey huzursuzluğa neden oluyor. Dünyam yanarken ben kenara oturup çekirdek çitliyormuşum gibi hissediyorum. Altını çizmemiz gereken nokta benim dünyamın yanıyor olması, sizinki yansa bana ne der açarım bi dizi izlerim ama konu benim dünyam olunca çitlenen çekirdek bile boğazda kalıyor. Madem çalışayım, bir şeyler yapayım diyorum o da olmuyor. Bir isteksizlik hali var. Yapsam bile sanki sırf yapmak için yapmışım gibi. Klasik mesrojo duruşu olarak araflardayım yine.


Sebebini kendimden uzaklaştırmak için belirsizliğe atıyorum çoğu zaman. Bazen haklı olsam da genelde tek sebebi belirsizlik olarak sunmak belirsizliğe de ayıp oluyor. Belirsizlik ise tam da şu noktada başlıyor; Ülkenin dünyanın hali ne olacaktan benim sonum ne olacağa kadar uzanıyor. Zar zor bir bölüm kazandım, bölümden de okuldan da yeterince memnunken bir anda kurtulmak için 1.5 yılımı harcadığım, ne olursa olsun, neresi olursa olsun gidicem bu sene diye nefret kustuğum masada yazıyorum bu yazıyı. Bu masada okulu bitirmekten korkuyorum hatta. Üniversite kaydından sonra bu masada geçirdiğim zaman diliminin çokluğu benim mesleki hayatıma da zeval getirecek gibi. Psikolojime çoktan zeval geldi zaten. Lise hocalarımın ahını almıştım mübarek insanlarmış anca bu kadar tutabilirdi.
Azcık samimiyetine güvenebileceğim birisi nasılsın dese günlük yazar gibi dert anlatmaya başlıyorum, bundandır sizleri sürekli darlamalarım. Sorun şu ki herkesin yeterince derdi var kimse benimkilerle ilgilenmiyor. Atamadığım bu zehir iç dünyamı yavaş yavaş çürütüyor. Kangren olan dokunun alınmazsa tüm vücudu çürüteceği gibi. Derdimi tasamı da anlatmayı beceremiyor olmak da ayrı bir konu.


Sonunun daima araflara vardığı bir kısır döngüdeyim anlayacağınız.
Bir şeyler yapmam lazım hatta şunları yapmam lazım.
Ee yapayım o zaman.
Aaa yok içim almıyor.
Madem yat gitsin.
O da huzursuzluk yaratıyor.


Kendimden uzaklaşabilmeyi dilerdim, azcık çıkıp bu bedenden rahatlamayı. En kötüsü de şu ki bunlar daha iyi günlerim...




Ay Ben 2025'ten Çıkmayı Unutmuşum

 Selam gönül dostları veya sanayi tostları, Nicedir uğramıyordum buralara, garip gelebilir kulağa fakat vaktim olmamıştı. Yokluğumda pek çok...