29 Mart 2021 Pazartesi

Acemisiyiz Hayatın

Şarkı kültürü olmayan birisi olduğumu benimle 4 gün geçirmiş herkes bilir. Bildiğim şarkı sayısı az olduğundan şarkı dediğinizde aklıma gelenlerin sayısı oldukça sınırlı kalır, dolayısıyla sürekli aynı şarkıları dinlerim. Buna engel olmak için rastgele playlist bulur onları dinlerim. Bunun en güzel tarafı ise bazı şarkılardaki o iki üç cümlelik anlamlı sözlere denk gelebilmek. Örneğin; "büyüdüm, büyüdüm, çürüdüm.", "Acemisiyiz hayatın." gibi. Ne alaka diye soracak olursanız ben de bilmiyorum. Sadece bunlardan birini duyup buraya geldiğim için yazmak istedim. 

Önceki yazıyı okuyup beğenmemek için gelmiştim başlangıçta. Fakat okuyunca Mesrojo sen busun işte dediğim için kalmasını istedim. Ben oydum, önceki yazılar da bendim. Hepsi benim. Belki biraz tutarsız, belki biraz idealist, belki biraz iradesiz, belki de sadece insan.
Evet ben sadece sıradan bir insanım, tıpkı sizler gibi. Bundan gocunmuyor ya da iftihar etmiyorum. 
İnsanım ve hatalarım var, herkes gibi. İnsanım ve başarılarım da var herkes gibi. 
Son zamanlarda kendim üzerinde düşünmeye ağırlık verdim. Çünkü çevremdekileri, dünyayı, insanlığı vs düşünmek hiçbir işe yaramıyor. En azından şimdilik ve benim için durum böyle. Kendimi anlamam gerek, sizleri anlayabilmem için. Ve anlamak, dostlar bütün meselemiz budur, bu olmalıdır. 
Empati, halden anlamak gibi kavramlar var. İnsanları anlamak için neler yapabileceğimize dair pek çok yönerge var.  İyi hoş da insan kendini nasıl anlayacak? Sofie'nin Dünyası isimli bol sayfalı, tüm instablogger'ların okuduğu veya kitaplığında bulundurduğu kitabın mühim sorusu; "kimsin sen?" Bu kitabı ilk okuduğumda heveslenip birkaç satır yazmıştım, yazmaya çalışmıştım. Fakat o satırlar da ben değilim. Sizlere kendimi tanıtırken kurduğum cümleler de ben değilim. Derya Ecem, Hacettepe Üniversitesi, Konya, PDR, 20...
Hiçbiri ben değilim. Hepsi benim bir parçam fakat benim bütünüm ne adımdan ne okuduğum bölümden ibaret. Kimliklere sallamışken, Jung'un bahsettiği kolektif bilinçdışı ya da kültürel hapishane, adına ne derseniz deyin kendimizi belli kimliklere hapsettiğimize de inanıyorum. Yine de benim amacım, en azından ilk etapta, özgürleşmek değil kendimi bulmak. O hapishanedeki insanı tanımak istiyorum, sonrasına sonra bakacağız. 

Keşke anlatmak istediklerimi kelimelere dökmek zorunda kalmasaydım. 

Kelimeler kadar düşünebiliyoruz. Zihnimizdeki şemalar bu kelimelerin üzerine kurulu. Bu kelimelerse yetmiyor. Beni size, beni bana anlatmaya yetmiyorlar. 

2 farklı etkinliğe katılmıştım -online dönemin bence en olumlu tarafı bu etkinlikler.- İnançlılarınız bunlara tevafuk desin kalanlar şans olarak tanımlasın ya da ne olarak görüyorsanız. İlaç gibi geldi etkinlikler. Ne anlatıldığından elbette bahsetmeyeceğim, çünkü ne haddime ama yöneltilen sorulara verdiğim cevaplar elimizdeki kelimelerle beni bana farklı açılardan açıklamam için fırsat sundu. Bir yol açtı, belki de fitil yaktı. Umudum o fitilin karanlığımı aydınlatması yönünde, beni yakmaması için çabalayacağım.

-Resmi kayıtlara (mavi defterime) göre- 2017'den beri bir arayış içerisindeyim. O zamanlar Leyla ile Mecnun tek dostumdu. Ve arayışta olanlar, ilk bulduğu sığınağı yuvası zanneder. Sığınağımdı Leyla ile Mecnun fakat evim olamazdı. O dönemlerde dostluğa ihtiyacım vardı, İsmail Abim oldu, Yavuz'um oldu, Mecnun'um oldu, İskender Baba'm oldu.  
İlerleyen yıllarda dostluktan bir ilişkiden çok bir aidiyet arayışına girdim. Aidiyeti sağlamanın en kolay yolu ise ideolojilerdi. Yarım aklımla pek çok ideolojik tanım belirledim kendim için, hiçbirine ait olmadığımı keşfetmek çok da zamanımı almadı. 
Aidiyetin ardından hedefe ihtiyacım vardı, buna yaşama ihtiyacı da denilebilir bence. Özellikle de benim gibi varoluşçuluk, nihilizm gibi düşünceleri boş bulan kişiler için yaşama ihtiyacı tanımı gayet uygun bence. Yok efendim ölüm varmış öyleyse yaşayacakmışız, peki ama neden? 
Neden sorusuna hala cevap bulamadım. Belki müslümanım diye, belki sandığım kadar mutsuz ve çaresiz olmadığım için belki de dürtülerden kaynaklanan bir devam etme. Aslında yolunu kesmeme. 

Her neyse, çok soyunmanın anlamı yok kısaca dönem dönem eksikliğine yoğunlaştığım pek çok konunun aynı dönemde zihnime akın etmesiyle başladı bu süreç. Kimim ben, sorusunun artık yanıtlanması gerek. 
Mümkün müdür? Neden olmasın. Aslında insan sandığımız kadar eşsiz ve muhteşem bir canlı değil. Yine de üstüne düşünülmeyi fazlasıyla hak eden bir canlı. Ben de bunu yapmaya çalışıyorum; düşünmek, anlamak. 

Buraya kadar okuyabilenler "ne anlatıyorsun kardeşim sen?" demeyin. Anlatamıyorum, derdim bu.

 Oyuncak itfaiye arabam biraz tozlanmış, mavi ayıcık için ayrılıyorum bu kez. 


27 Mart 2021 Cumartesi

Kara Tren Yoldan Çıktı

 Selamlar, bu seferki yazım fazla özel olacak. Sosyal medyaya karşı gerçekleştirmeye çalıştığım başkaldırıya denk gelmesi onu çok daha özel kılıyor. Çünkü bu yazı haberini duyuramayacak olmam dolayısıyla has takipçilerimin (0) okuyacağı anlamına geliyor. İşte bu yüzden çok özel, çok ben. Çok ben, diğerleri de öyleydi fakat onlarda bir sınır vardı. O kadarını da bilmesinler be Ecem sınırı. Birine dert anlatmaya başladığını fark edip çıplak kalmış hissederken ortaya saçtıklarını bir anda toparlamaya çalışmak gibi. Fakat bu günlük yazısı olacak bir bakıma. Madem günlük yazısı buraya neden yazıyorsun diyecek olan olursa da sana ne gibi bir atar yapmayacağım elbette. Bazen içtenlikle yazılmış yazılar olur ve tam da sizi anlatır ya, berbat bir konu olsa bile içten bi oh çekersiniz. Çünkü bu berbat durumu yaşayan tek siz değilmişsiniz meğer, her ne kadar Pollyanna olsanız da bu durum böyledir. Satırlarına hayran olduğum bir ablamız bu durumu "En büyük dert sizden başka kimsenin yaşamadığı derttir." diyerek anlatır. Okumuş kadın tabii... Neyse işte bu yüzden günlüğe değil de buraya, kalemle değil de klavyeyle yazıyorum bunları. Ha kimse çıkmazsa yaşayan çok da önemli değil. Hayatı bu kadar da ciddiye almayın. 

Buraya yazmaya başladığımdan beri yazılara yansıyan gel gitlerim buzdağının görünen kısmı bile değil, bu demek oluyor ki yetişkin bir Mesrojo'nun yaşamında gel gitler yaşanmıyor, Mesrojo'nun yaşamı gel gittir. Biz buraya boşuna araflar demedik. Yıllar, aylar, haftalar arasında bir araf değil bu, dakikalar arası araf. Ne kadar zorlu bir durum olduğunu yaşayan bilir. Kelimlerle anlatabilmek benim hiiiç harcım değil. Aslında anlatmak benim harcım değil. Bakmayın buraya yazdığıma, yazmasam ölürdüm, yazdım yine öldüm'lük bir durum var. Kendim iyice şirazeden çıktım. Eskisi gibi benimle savaşamıyorum, karşısında dik duramıyorum bile. Bunu biraz boşluğa bağlardım önceleri, şu anki yoğunluğumu göz önüne alırsak boşluktan değilmiş. Tam da bu korkutuyor işte beni, bunun ben olması. Benim bu olmam...

Abimizin dediği gibi "Şu anda size zorluğunu anlatabilmek için on bin kitap okumuş olmayı dilerdim." ya da bunun gibi bir şey.  

Anlatamıyorsan neden buradasın sorusu varsa aklınızda, silin. Bir kere de öğrenmeye değil anlamaya çalışın. Öğrenmek kolay, anlamak zor olan. Ben sizlerden beni her şeyimle tanımanızı içimdeki her şeyi bilmenizi değil, anlatmaya çalıştıklarımı anlamanızı istiyorum. Hepimiz bunu istiyoruz aslında. Anlaşılmak, tanrım ne zor şeymiş.

Dert dedik, anlamak dedik asabiyetimin sebebine gelecek olursak biraz olsun anlayacaksınız bence beni. Ben kendi derdimi anlayamıyorum. Sizlere kızıyorum ya beni anlamıyorsunuz diye, aslında siz bensiniz. buradaki hiçbir hitabım size değil, siz diye adlandırdığım ben'e. Burada okuduğunuz her şey benim kendimle konuşmalarım aslında. İlk yazımda dediğim o kötü sıfatlar vardı ya, hepsini üzerime aldığım ben onları sahiplendim ama zaten karşıma aldığım elitizm meraklısı birey de bendim. Buyurun Dert Menüsünde sinirlendiğim "Buna mı üzüldün" diyen, "Suriyeliler niye bu kadar çok çocuk yapıyor?" diyen, en çok ötekileştiren de bendim. Bunlar üstlendiğim sıfatlar, cümleler değil. Bunlar benim. 

Bu yüzden yeni bir yola çıkıyoruz, yine.


10 Mart 2021 Çarşamba

Bizimkisi Bir Boşanma Hikayesi

 Boşanma, boşanmanın çocuk ve anne baba üzerindeki etkileriyle ilgili pek çok yazı görmüş, okumuşsunuzdur. Fakat evliliğin kutlanması adına yüzlerce kişinin dahil edildiği düğünlerin fazlaca rağbet gördüğü toplumumuzda boşanma da ailesel olmaktan çok toplumsal bir olgudur. Boşanma sürecindeki imzaların sahibi yine iki kişi olsa da düğünde kimin ne mücevher taktığı, pastanın kalitesi, salonun ihtişamı, gelinliğin fiyatı gibi konularda yorum yapma hakkına sahip olan toplumumuz boşanmada bir o kadar etkili ve yorum yapma hakkına sahip görüyor kendisini. “Başlarken olaya dahildim, biterken de dahil olmalıyım.” düşüncesindendir belki de.

Boşanıp, boşanılmayacağı konusunda yorum yapmaktan, fikir belirtmekten geri durmadıkları gibi her detay hakkında söz sahibidirler. Hangi eşyayı, hangi tarafın aldığı hakkında fikir sahibi olan kişi boşanma aşamasında da çocuğun velayeti kimde kalacağı hakkında fikir sahibidir. Kendimce bu gibi özel hayatın sınır ihlallerindeki suçu toplulukçu kültürümüzü fazla özümsemişliğimizde bulsam da artık değiştirmek için adım atılmalı diye düşünüyorum.

Bu adımın atılmasının yakın zamanda olmayacağını bildiğimden birkaç konuya değinmek istiyorum. Boşanan çiftler zaten çoğunlukla halledemedikleri problemler olduğu için boşanıyor, yani evin içi problemli. Problemli bir ilişkinin olduğu evde ebeveynlik görevinin de sağlıklı yürütülmesinde zorlanılacağını tahmin etmek zor değildir. Boşanmalarınsa en zorlu olduğu durum çiftin çocuk sahibi olduğu durumdur. İkili ilişkideki problemin etkilediği ebeveynlik ilişkisinin sağlığına zeval getirmemek adına boşanmayı veya evlilik sürdürülecekse nasıl sürdürülecek konusunu iki kere değil onlarca kez düşünülmelidir. Fakat ben bu yazıda boşanmanın ailesel yönünden çok toplumsal yönünden bahsetmek istiyorum.

Evlilik ilişkisi içerisinde bulunan herkesi fazlaca etkileyen boşanmayı toplumun da etkilediğini belirtmiştim, peki bu nasıl gerçekleşiyor? Amacım ve önemsediğim durum gereği çocuk sahibi olan bir çiftin boşanmasının söz konusu olduğunu varsayalım.

Berbat bir aile yaşamı var, anne baba kavga etmekten çocuğun varlığını unutmuş, çocuk her anlamda sevgisiz ve kaotik bir ortamda büyüyor. Bunun zaten sağlıksız bir durum olduğu aşikar. Çözülmeyen sorunların sonucu olarak şiddetli geçimsizlikten boşanabildi bu çift. Emin olun ortada maddi bir kaygı babanın anneye fiziksel veya psikolojik şiddeti devam etmiyorsa iki sene sonra çocuk “İyi ki boşanmışlar zaten beceremiyorlardı evli kalmayı.” cümlesini kurulabilir, hatta “Keşke daha önce boşansalardı.” cümlesinin bile kurulma ihtimali çok yüksektir. Tabii ki boşanmadan kaynaklı sorunlar yaşayacaktır çocuk fakat problemli olan aile hayatında da sağlıklı bir dönem geçirmesi mümkün değildi. Sanılanın aksine çocuk için evli kalmak, evli kalmayı beceremeyecek çiftler için ertelenmiş boşanmadan başka bir şey değildir.

Boşanmış anne babaya sahip olmanın çocuğu etkileyeceğinden bahsetmenin anlamı yok. Fakat pek çoğunuzun, özellikle de boşanmayı yakından yaşamayanlarınızın bilmediği bir nokta var ki sizlerin “iyilik, yanında olma” adına yaptığınız pek çok şeyin ebeveynleri boşanmış kişide olumsuz etki yaratıyor olduğudur. Çünkü senin başını okşayıp “Bana her şeyi anlatabilirsin, bir derdin olursa haberim olsun.” dediğin çocuk ona acıdığının farkında, bunu yalnızca sen yapmıyorsun. Hocaları, akrabaları, komşuları, belki arkadaşlarının aileleri gibi çevresindeki pek çok yetişkin yapıyor. Çocuğun gözünden durum şöyle gerçekleşiyor “Bu kadar yetişkin bana acıyorsa acınacak haldeyimdir.” Özellikle kişilik gelişiminin en önemli kırılma noktalarından olan ergenlik dönemindeki çocuk için acınacak halde olduğu düşüncesinin yaratacağı tahribatları göz önüne alırsak sizin iyilik adı altında yaptığınız şeylerin altında yatan acıma duygusu ergen tarafından rahatça fark edilebilecek bir durum. Zaten pek çok hormonal değişimle, kargaşayla baş etmesi gereken ergen boşanmış ebeveyne sahip olmanın yanında bir de acınacak halde olma duygusuyla baş etmek zorunda kalıyor böylelikle.

Peki biz bu çocuklara nasıl yaklaşmalıyız? Eğer çocuk sizden yardım istememiş, desteğe ihtiyacı varmış gibi durmuyorsa kendinizce yardım etme çabalarına girmeyin. Hatta böyle bir ihtiyacını fark ettiyseniz dahi yetkinliğiniz, konuyla ilgili bilginiz yoksa en iyi yardım bir uzmanla görüşmek, çocuğun görüşmesini sağlamak olacaktır. Bilmeniz gereken önemli bir nokta da şu ki; yalnızca öğretmen olmanız, diplomanızın olması sizleri bu konuda yetkin yapmaya yetmiyor, maalesef. Sizlere doğru gelen bir şey karşınızdaki kişi için doğru olmayabilir veya düşündüğünüz doğruyu aktarırken karşınızdaki kişinin de doğru olarak algılayabileceği şekilde aktaramamış olabilirsiniz.

Bazen en doğru olan şey bir bilene danışmaktır. Harekete geçmeden, yara izi oluşturmadan önce.

Ay Ben 2025'ten Çıkmayı Unutmuşum

 Selam gönül dostları veya sanayi tostları, Nicedir uğramıyordum buralara, garip gelebilir kulağa fakat vaktim olmamıştı. Yokluğumda pek çok...