10 Aralık 2022 Cumartesi

Yetiştim, Hoşça Kal 2022

 Durun durun yetiştim...

2022 bitmeden bir hoşça kal 2022 yazısı yazmazsam ölecekmişim gibi geldi. Çünkü veda edilmeyi hak eden bir yıldı benim için. Hem akademik hem de özel yaşantımda pek çok ilke ev sahipliği yaptığı yetmezmiş gibi nerden baksak 2 3 yıllık farkındalık yaratmayı da becerdi. Bayağı sağlam bir yıldı benim için anlaşıldığı üzere. Detaylara inip tek tek neler yaşadığımı yazmayı çok istesem de yazarken onca duyguyu arka arkaya yaşama ihtimalimi göze alamayacağım ve size ne benim ne yaşadığımdan sorusunu göz ardı edemeyeceğim. Yaşadıklarım iyi hoş da -salt güzel şeyler yaşamadım elbette, kim yaşadı ki  zaten- bana kattıkları açısından inanılmaz tatmin etti bu yıl beni. Aman mesrojo kattı da kattı deyip duruyorsun da ne kattı, demeniz halinde neler katmadı ki diye kısa bir cevapla geçiştirecek olsam burada olmazdım. 

Benim bu yıldan öğrendiğim en büyük ders -ki herhangi bir yıla öğretmenlik atfetmenin saçmalığının farkındalığıyla devam edeceğim- ne yaşarsak yaşayalım, ne hissedersek hissedelim, neyi ne kadar iyi, güzel, doğru veya rezalet yaparsak yapalım ya da herhangi bir şey yapmadan yaşayalım hayat bizi  öyle noktalara sürüklüyor ki... Sürüklediği nokta her zaman gül bahçesi olmasa da sürüklenirken öğrendikleriyle tatmin oluyor insan. Evet tatmin oluyor çünkü tüm yaşantıların bizi mutlu etmesi hem mümkün değil hem de hoş değil. Mutlu olmak da hoş olmaz bazen. Behzat'a dönüp  "Mutsuz olalım ne var? Biz de mutsuz oluruz. Ben seninle mutsuzluğa da varım." diyen Savcı Esra misali Behzat'tan daha saplantılı kişiliklerimizle mutsuzluğa da var  olmak lazım. -Tam şu an playlistte pilli bebek çalmaya başladı. Bu bir işaret olsa gerek. Mutsuzluğumuzu kabul edebilmemize dair...- Evet, 2022 yılının bana kattığı en büyük şey buydu, kendimle her şeye, mutsuzluğa bile var olmak. Kendimi tüm günahlarımla, sevaplarımla, en masum ve en şeytani taraflarımla kabul edip -ki başka şansım mı var zaten.- sevmek! İnsanın kendisini sevmesi çok basitmiş gibi gelse de kulağa, inanılmaz zor özünde. Bu zorluğu canlandırabilmeniz için şöyle anlatabilirim. Bizler insanlara olduğumuz gibi davranmayız. İnsan en rahat olduğu yerde, en rahat olduğu kişiyle bile kendini bazı noktalarda frenler, sansürler. Bu sansürlemelerin hepsini bilinçli de yapmayız. Hatta bazı kişilerin yanında ekstra sevecen, masum kısacası sevilebilir taraflarımızı sergilememize rağmen sevilmediğimizi, en azından hak ettiğimizi düşündüğümüz kadar sevilmediğimizi hissettiğimiz anlar mutlaka olur. Fakat tüm bu rollere, maskelere, personalara rağmen kendimize dair o kadar karanlık sırlarımızı, o kadar vahşi hallerimi biliriz ki... Bilinçaltına attıklarımızı saymıyorum bile. Bu kadar çok bilgi engel oluyor kendimizi sevmemize belki de. Her şeyiyle tüm hatalarını, tüm kötülüklerini, tüm sinsi hayallerini bildiğimiz kişiyi sevmek, gerçekten zor. Fakat bir taraftan da en büyük yaralarını, en gürültülü hayal kırıklıklarını, en masum anında sırtına saplanan bıçakları bildiğimiz kişi... Bu kişiye karşı ya iyi taraflarını görüp, kötüleri göz ardı ederek seveceğiz  ya da kötülüklerine odaklanıp içten içe nefret duyacağız gibi değil de her iki ucu da bilip her şeye rağmen sevmek, merhamet etmek yeri geldiğinde silkelenip ayağa kakmasını sağlamak zorundayız gibi. Bunu kendimize kendimiz yapmayacaksak kim yapacak?  

Bu yıl önceki yazıda yazdığım gibi pek çok duyguyu tattım, pek çok  gözyaşı döküp ağız dolusu dedikleri kadar güldüm. Kalbimin sıkıştığını hissettiğim, ne yapacağımı bilemeyip sadece ortada dönüp durduğum anları da kucakladım, midemdeki kelebeklerin kanat çırpış seslerinden uyamadığım anları da kucakladım. Hepsi benim yaşantılarımdı, hepsi benim bu  dünyadaki payıma düşen şeylerdi. Ve bu pay için minnettarım. Evvela tabii ki Tanrıya daha sonra vesile olanlara. Evet beni üzenlere, gece vakti ağlamama sebep olanlara, geleceğim deyip gelmeyenlere, hevesimi kursağımda bırakanlara, özlemeyen, sevmeyen, tek başıma bırakan, bazen rahatsız eden, kıran, döken herkese... Bir daha aynı duruma düşmeyeceğime yeminler ettiren, bir daha olsa aynı hatayı yine yapardım, çok daha güzelini yapardım dememe sebep olanlara...

 Her şeye ve herkese minnettarım. Hepinizi sevdiğimi söyleyemem elbette, bazılarınızdan nefret ettiğimi söylesem bile az kalır belki ama tüm yaşanılanlarla şu anki ben olduğuma göre ve ben şu anki benden bu kadar memnun olduğuma göre iyi ki...

 Yaşanılan, yaşanılacak olan her şey için binlerce kez iyi ki...

23 Kasım 2022 Çarşamba

ahraz olmak

garip değil mi, bizim farkında olmadan bizi şekillendiren pek çok etken var.  Hani beni ben yapan şeyler denir ya, aslında bizi biz yapan pek çok şeyin farkında bile değiliz. farkında olduğumuzda neler değişecek derseniz pek emin değilim, sanırım o noktada biraz canımız acıyor sonra bir yola çıkıyoruz, yine canımız acıyor, yolun sonunda nereye, neye varıyoruz ya da bir sonu var mı bilemiyorum. Daha o kısma geçemedim. Ben şu an bile bile kendimi yakıyorum seviyesindeyim. Ama öyle bir yakış ki, sanki yüzyıllardır yaşadığım buzul çağını anca bu yanış sonlandırabilirmiş gibi, asla beni yakmadan sadece yüreğimi ısıtacağına dair içten bir imanla. Elbette küle dönünce fark edilecek, yananın sadece ben olduğum. Ben yanarken çevredekilerin elinde gitarla akdeniz akşamları söyleyerek keyiflendikleri türden. yıl 2022 olmuş hala akdeniz akşamları söylemekten utanmadıkları gibi yananın ateşinden ısınmak, o ateşle yollarını aydınlatmaktan da çekinmiyorlar. Oysa ki çıtırtılar, çığlıklar duyulurken bile ahraz oldular. Ahraz olmak, ilginç bir şekilde beşerin en yetenekli olduğu konu.  

Bir Leyla Kadarmış Ömrümüz

Aylar sonra tekrar merhabalar. 
Bu sefer kurum boşaltmak, motive olmaya çalışmak gibi amaçlarım yok, yalnızca yazmak istiyorum. Yazılmaya değer bulduğum birkaç şeyi... 
Yazılmaya değer derken tam olarak neyi kast ettiğim hakkında benim de bir fikrim yok aslında. Hoşça kal 2022 yazısından ya da hoş geldin 2023 yazısından önce 2022'ye dair edecek birkaç kelamım varmış demek ki. 2022'ye dair demişken oturup şöööyle bir düşündüm neler olmuş bu yıl diye, neler olmamış ki... Pek çok ilk'e ev sahipliği yaptı 2022 benim için. Yer yer ağlamaktan gözlerim şişti, yer yer içi güldü gözlerimin. Sımsıkı sarıldım birilerine, son kez olduğunu bilerek sarıldım. Bazılarıyla sonmuş, bilemedim. Son olmaması için dualar ederek... Sevmeyi, sevilmeyi tattım. Hesapsız, kitapsız. İlk defa sevildiğimden şüphe etmeden sevdim. 
Bazı şeylerden ben vazgeçtim, bazı şeyler benden vazgeçti, bazılarıysa zaten hiç benimle olmadı. 
Öyle bir yaz dönemiydi ki geldi, geçmedi. Geçmedi diyorum ama her şeyin geçtiğini çok iyi bilerek. Bugün özlediğimi yarın hatırlamayacağımı bilerek. 

Buraya kadarki kısmı yazmamın üzerinden 1.5 ay geçmiş. hala 2023'e girmemiş olmamızdan yüz bularak devam ettirmek istiyorum aslında ama neler ekleyebileceğimi bilemediğimden bu haliyle yayınlayabilirim. Çünkü neden olmasın. 

17 Şubat 2022 Perşembe

Aldırma

 Daha önceleri de ne yazacağımı bilmeden geliyordum buraya, fakat bu sefer daha çok bilmiyorum. Bir ses yazmam gerektiğini bağırıyor içimden, anlamam için belki de. Bu sefer bir kitaptan okuduğum birkaç paragraftan sonra geldim buraya, çok daha günlük yazısı olacak bu seferki. Hatta mavi defterlik bir yazı. 

Neden ve hangi cesaretle yazdığımı bilmiyorum. Ne zaman olduğunu tam hatırlamıyorum, bir cumartesi günü telefon bekliyordum. Çaldı fakat arayan hiç beklemediğim biriydi. O zamanlar karamsarlık çukurunun çok daha derinlerinde, motivasyonsuzlukla cebelleşiyordum. Her selam vereni bezdirdiğim bir dönemdi kısaca. (Hangi dönemim böyle değildi bilemiyorum ama konumuz bu değil.) Neyse her zamanki gibi konuyu kendi problemlerime getirdim istemsizce oldu ama oldu. İçimden bir ses anlatmam için çabalarken ağzımdan çıkan tüm cümleler kendiliğinden sansürleniyordu. Sansürleri kendimce anlamsız bulduğumda belki de birine ilk defa sesli olarak tanıdığım insanlara gerçek problemlerimi, gece uykusuz kalmama sebep olan, gün içerisinde yutkunmamı saniyelere yayan sorunları anlatamadığımı söyledim. Ben bunun sebebini yıllarca insanların kimsenin derdiyle gerçekten ilgilenmeyişinin farkındalığı olduğunu düşünürdüm. Umurunda değil, olmayacak da öyleyse niye anlatıyorum deyip bazen aniden derdimi anlatırken dururdum. Tanıdığım kimseye de tam manasıyla açılmadım. Açılacağım konusunda da büyük şüphelerim var. İnsana dert anlatılır mı diyen abimiz nasıl da haklı.

 Buraya gelmeme vesile olan satırlardaysa sırrın yalnızca bir yabancıya anlatılabileceği, yabancının karşısındakini yargılamak için yeterince umursamadığı yazıyordu. Sır verilen kişiyle ise bir şekilde uzaklaşılacağına değiniyordu, bunun bazen sırrın dönüp dolaşıp yine kişiye geleceğinden ya da sır verilen kişiye karşı ezilip büzülmeye hatta nefrete kadar dönüşebileceğinden kaynaklanabileceği yazıyordu. Geçmişe baktığımda ise kendimi diğerlerine göre biraz olsun daha fazla açtığım kişilerle duygusal bağımızın koptuğunu hiç olmadı en azından bu bağın zedelendiğini görebiliyorum. Bizim acılarımız birbirimizi yakınlaştırmak yerine bağlarımızı kopardığımız bir makasa dönmüş meğer. Bunun sebeplerini düşündüğümdeyse dönüp dolaşıp beni bulmasa bile karşıdakine karşı tutum değişikliği olduğunu düşünüyorum. Anlatmadığım fakat dönüp dolaşıp beni bulan yaralarım bile karşımdaki kişiye nefret beslememe sebep oluyormuş meğer. Karşımdakinin sözde halden anlamaya dair konuşmaları belki de daha kötüsü "sen yaşadın ya anlarsın halimden" diyerek acılarımın sonucu edindiğim tecrübelerimden yararlanılmak istenmesi o anlık belki canımı sandığımdan çok daha yakmıştı. Yaralarımın üstündeki buzlu camı olan kapıların asma kilitlerini bu kişiler asmıştı. Bense anahtarı "herkesin kendi derdi var, seni mi umursayacak" isimli kapı bekçime teslim etmiştim ki bu bekçinin sorusunu aşabilen henüz olmadı. Gerçekten de herkesin bir derdi vardı benim derdimle mi ilgileneceklerdi? En son seviyemde ise değiştirilemeyecek dertleri başkasına anlatmanın o kişiyi de hüznüme ortak etmekten başka bir işe yaramayacağına kanaat getirmek oldu. Aynı şeyi karşı taraf için de düşünmem dışında her şey yolunda aslında. 

Bazen insanların bir çözümden ziyade yalnızca anlatmak istediklerini biliyorum, bunu fazlasıyla da yaşıyorum fakat ben anlatmayı pek tercih etmiyorum. Etmiyordum daha doğrusu. Yazının bu paragrafına kadar olan kısım çook önceden (14 Haziran2021 kadar önceden) -tahmin edilebileceği gibi çok dipteyken- yazılmış fakat yarım kaldığından dolayı yayınlanmadığı için aylar sonra tamamlıyorum. Bu geçen aylardaysa değişti biraz düşüncelerim. Daha doğrusu davranışlarım değişti. Fark ediyorum ki son zamanlarda dertlerimden bahsetmekten ziyade dertlerimi dert olarak görmek ve onları dert olarak kabul edilmiş haliyle paylaşmaktan kaçınıyorum. Oysaki artık fazlaca bahsediyorum aslında kabuklaşmış yaralarımın altında yatan sebeplerden. Fakat bunlardan bahsederken kahvaltıda içtiğim çaydan bahseder gibi bahsediyorum. Bunun sebebi hakkında şu anlık net bir fikrim yok. Belki bunların benim canımı acıtmadığını yansıtırsam kendim de buna inanabilirim diye, belki de gerçekten kabuk bağlayan yaralarım çoktan iyileşmeye başladığı için, belki de kendimi artık dünyanın en dertli insanı gibi görmekten vazgeçip her bireyin aşağı yukarı benim kadar derdi olduğunu fark ettiğimdendir. Bilmiyorum. Bildiğim tek bir şey artık eskisi gibi hissetmediğim. 

Bu yazıya başlarken neyi amaçladığımı hatırlamıyorum, diğer pek çok şeyi hatırlamadığım gibi. Bitirirken aklıma gelen düşünceyse hayatın gerçekten bir akış içerisinde olduğu ve insanın bu akışta bazen sağa sola sürüklendiği fakat çarptığı onca şeye rağmen bir şekilde ilerlediği. İlerlemekten kastımsa en azından zamanın geçmesi ama umarım sizler de ben de bu zamanın ilerleyişine kendimiz ve çevremiz hakkındaki düşüncelerimizle de uyum sağlayarak bir yerlere varmak için çabalayabiliriz. Varmak konusu ise kendi inancımla ifade etmem gerekirse Allah Kerim...

18 Ocak 2022 Salı

Olmasaydın Olmazdım

 Yalnızlığımla mutlu olduğum dönemden herkese selamlar, sizlere de bu huzurdan dağıtmaya geldim. Biliyorsunuz ki yürüyen bir araf olduğum ve fazlasıyla dışsal motivasyonla yaşayan bir birey olmamdan mütevellit sık sık düştüğüm o karamsarlık çukurundan son birkaç aydır kendi kendimi çıkarabilmenin haklı gururunu yaşamaktayım. Mecburen ya da keyfi gerçekleşmiş olması hiç mühim olmayan bu sonuç beni şu günlerde inanılmaz derecede kendisine saygısı olan bir insan haline getirmeye başladı. 

Peki mesrojo, ne oldu da böyle hissetmeye başladın diyecek olursanız, ki demeyecekseniz de açıklayacağım çünkü neden açıklamayayım, öncelikle güzel mi kötü mü geçtiğinden pek emin olamadığım yaz dönemiyle birlikte çok zorlu ve beni yerden yere vuran bir eğitim öğretim dönemini sapasağlam atlatabilmiş olmamın bunda etkisi büyük. Fakat asıl mevzu ise pek çok şeyle tek başıma baş etmem. Baş etmek zorunda kalmam veya baş etmek istemem. Bunların hangisi olduğunun pek bir önemi yok. Sonuç yolda çektiklerine değmişse yoldaki taşları düşünüp ağlamanın bir anlamı yok. 

İnsan sosyal bir varlıktır ve tabii ki pek çok sistemin içerisinde pek çok role sahiptir. Yalnızlıktan kastım Mevlana gibi ininize girip tüm dünyevi şeylerden kopmak değil. Yalnızlıktan kastım kendinle kaldığın zamanlarda rahatsızlık, mutsuzluk, yalıtılmışlık veya sevgisizlik hissetmemek. Ki bence bu durum 21. yüzyıl insanının en büyük sorunları arasında. Sürekli uyaranlara maruz kalmamızdan olacak ki ne sessizliğe ne sakinliğe gelemiyoruz. En sakin halimizde bile elimizde telefonla insanların eğlendiği, gezdiği, başardığı hikayeleri kaydırıyor veya önümüzdeki bilgisayar aracılığıyla başkalarının hayatlarının merkezinde yer alıyoruz. Uyku öncesi, ders çalışma, kitap okuma gibi sessiz ortamlarda yaptığınız aktiviteler dışında en son ne zaman yarım saat, bir saat öylece durduğunuzu hatırlıyor musunuz? Bunu bir denemenizi isterim, her şeyi bırakıp bir adım geri çıkın hayattan - önce yazının tamamını okursanız daha makbul olur-. 

İşte böyle anlarda yüklenirdi en çok karamsarlık bedenime. Beynimden tüm vücuduma yayılan karamsarlığın adım adım nerelerden geçtiğini bile sayabilecek kadar derinden acı hissettiğim bu çukurdan çıktığımda ise fark ettiğim yegane şey; böyle zamanların üzücü anlar olmasından ziyade fazlasıyla kıymetli geri bildirimlerden oluştuğuydu. Geri bildirimden kastım ise yaşantılarımızı, hislerimizi, konuşmalarımızı değerlendirme. Zihinsel geviş getirmenin çok daha bilinçli ve çok daha işe yarar halinden bahsediyorum. 

"Bana öyle dediğinde neden bu kadar üzüldüm acaba?", "Böyle söyledim fakat gerçekten öyle mi?", "Kabul ettim ama sahiden yapmak istiyor muyum bunu?" gibi cümleler kurmayla başlayan ve hayatın sözde merkezini oluşturan daha pek çok ilişkinin, davranışın sorgulanmasıyla ilerliyor bu kısım. Sorgulama deyince hemen "Bu dünyaya ne yapmaya geldik?" falan gibi felsefenin temel yapı taşlarıyla muhatap olmaktan ziyade kendi hayatınızın minik taşlarıyla muhatap olmanızdan bahsediyorum. İnsanlık için minik sizler için fazlaca mühim olan taşlar... 

Yalnızlıkla, huzurla falan ne alakası var bunun mesrojo diyen olursa önce bir durur örselenirim fakat sonrasında anlatmaya, anlatmaya çalışmaya devam ederim. 

Sıkı sıkıya bağlı olduğunuz ilişkilerinizi düşünün, hangisi şu anda bitse bu hayatın devamı konusunda şüpheye düşersiniz? Olmasaydın olmazdım dediğiniz kişileri gözünüzün önüne getirin. Getirdiniz mi? Heh işte o kişilerin hepsi orada sen istedin diye duruyor. Yoksa kimseyle, hiçbir ilişkide -en azından sağlıklı bir ilişki- böyle bir durum söz konusu değildir. Bu dünyada insan sosyal bir varlıktır fakat bir kumru değildir ölen eşinden sonra üzüntüden kahr-ı perişan olup sevdiceğine yakın yoldan kavuşabilsin. Bu bilgi de ne kadar doğru bilemiyorum. Siyah üzerine sarı fontla yazılmış olma ihtimali çok yüksek. 

Her neyse sonuç olarak olmasaydın olmazdım diyeceğin tek kişi kendinsin. Evet doğru okudun. Sen olmasaydın, olmazdın. Dümdüz. Başka ne bekliyorsun ki bu hayattan? 3 yaşında değilsen geçmişe dönüp baktığında hayatından çıkan insanları bir düşün, pek çoğuyla öyle yakındın ki "Allahım ben bu bireyi hak edecek ne yaptım?" gibi sorular bile sormuş olabilirsin zamanında. Bu denli yakın olmana rağmen hayatından çıkan insanları düşün. Belki çok daha yakını; annen, baban, kardeşin, eşin, evladın.

İnsanın sosyal bir varlık olmasının en önemli neticelerinden biridir; insanın kaybeden bir varlık olması. Sevdiğini kaybeden. 

Yanlışlıkla yazıyı hüzünçlendirdim, pardon. 

Aslında varmak istediğim nokta şu ki tüm dünya hayatı senin varlığın neticesinde anlamlı ve ortalama bir birey olarak tek başına da bu hayatı sürdürebilme yeteneğine sahipsin. Bu sebeple unutma ki eğer içerisinde rahat hissedemediğin, mutsuz olduğun bir ilişkin varsa bu ilişkiyi sürdürmezsen ölecekmişsin gibi kendini hiçe sayarak devam ettirmenin bir anlamı yok. Bu romantik bir ilişki olabileceği gibi arkadaşlık ilişkisi de olabilir. Hatta bazı durumlarda aile içi ilişkilerde bile geçerlidir bu durum. İlişkiler insanın hayatını kolaylaştırmak ve zorluklar karşısında beraber durmak için vardır. Yani ilişkiler bireye fayda sağlaması için vardır. Bir ilişkin sana fayda sağlamıyorsa hatta zarar veriyor, sana kendini bir hiç gibi hissettiriyor, yalnız kaldığında korkacak kadar bağımlı hale getiriyorsa bu ilişkinin bitmesi ve devam etmesi halinde ne gibi durumlarla karşılaşacağının bir analizini yaparak ilişkinin gidişatıyla ilgili karar verebilirsin. 

Devam ederek kendinden mi eksilteceksin, bitirerek kendi eksiklerini kendin kapatmayı mı deneyeceksin?

8 Ocak 2022 Cumartesi

E Hoş Gel Bari 2022 / Hoşça Kal 2021!

 Merhabalar, merhabalar. Sonunda geldik buralara, 2022 şerefine de olsa geldik mi, geldik. 2021'le ilgili pek kötü bir şey söylemek istemiyorum, arkasından konuşmuş olmayalım şimdi. Öyle çok hakkında kötü konuşma isteğim de yok ne yalan söyleyeyim. Herkes, her biten yıla nefret beslediği için ayıp olmasın diye ben de bir iki kelam ediyorum işte sanki tüm suç yıldaymış gibi. Oysaki yıl her zaman kişiye 365 gün veriyorken -hatta bazı yıllar cömert davranıp 366 gün verirken- bütün bir yılı mutsuz olarak geçirmek yılın değil de kişinin ayıbıymış gibi daha çok. 2022 de 365 günü sundu bizlere, işte bu yüzden bile umarım hoş gelirsin 2022! Daha doğrusu umarım hoş getirmişizdir seni. 

Bu yılbaşı benim en sakin girdiğim yılbaşıydı. Heves namına pek bir şey barındırmadan aman aman anlamlar yüklemeden, uslu uslu meyvemi soyarak, dizimi izleyerek girmiş bulundum yeni yıla. Yeni kararlar alıp, yeni başlangıçlar yapabilmek adına iyi bir fırsat olan yılbaşlarının alemetifarikasının sadece bu kadar olduğunu idrak etmeye başladım belki de. Çünkü 31 Aralıkta uyanan Mesrojo ile 1 Ocağa uyanan Mesrojo aynı olduğu müddetçe alınan kararlar alındığıyla kalmakla da kalmıyor, yük oluyor sırtıma, ruhuma. Bu sebeple uygulamayacağımı bildiğim fakat ayıp olmasın diye aman şunu da yapayım canım dediğim hedeflerden uzak zaten yaptıklarımı daha düzene bindirmek üzerine bir hedef listesi oluşturdum kendime. Zaten yeterince yüküm var fazlasına ne hacet...

Aman aman melankoliye bağlamayacağım hiç. 

2023'e girmeden 2022 için hoş geldin yazısı yazabilmiş olmak bu yılki muhtemel en büyük başarım olacak. Buna da şükür diyelim. 2021'le ilgili birkaç kelam etmek isterim. Neler yaptım, neler yapamadım, neleri yapayazdım, neleri tam yapmak için kalkmışken yapmamam gerektiğini idrak ettim bunlara ayrıca neler hissettim, neler kazanıp, neler kaybettiğime ve en önemlisi neleri öğrendiğime değinmek istiyorum. 

2021 yılı olağanüstü bir şekilde girdiğim ilk yılbaşıydı. Online eğitime alışmayı beklerken en çok uzaklaşmak için çırpındığım dönemdi. En çok bitse de kurtulsam dediğim eğitim öğretim yılıyla cebelleştiğim -PDR 4. dönem- ve sağ salim -en azından fiziken- bitirdiğime şaşırmakla birlikte sevindiğim bir dönemi arkada bıraktım. Zar zor bitirdiğim dönemle birlikte bölümden ruhen uzaklaştığımı düşünmeye başlamam ve Seydişehir'de de aday psikolojik danışmanlık düşüncesinden uzaklaşmamak için bazı platformlarda aktif olarak yer aldım. PDOK'la birlikte proje geliştirme ve uygulama aşamaları konusunda fikir edinirken Psikolektif bana pek çok yeni insan ve takım çalışmasıyla ilgili bir pratik yapmam için fırsat oldu. Kendimden beklemediğim bir şekilde içime çok sinen bir yazım da yayınlandı Psikolektif'in web sitesinde. (Okumak için tıklayabilirsiniz, bence tıklayın.) Tasarımlar, video edit'leri yapmaya çalıştım. Ve benim yolun sonu olarak gördüğüm kısmın aslında çok daha başlangıç olduğunu öğrendim orada yer alan ekip üyelerinden. Var olmak demek üretmek, üretebilmek demekmiş. 

PDOK ve Psikolektif sayesinde kendim, yine Psikolektif'te yer alan bir hocanın aracılığıyla gönüllü staj kararımla birlikte kendimi Seydişehir RAM'da kitap okurken buldum. Kitap okurken çünkü orada teknik olarak başka bir şey yapma imkanım olmadı. Online dönem, Seydişehir ve benim mesleki yetersizliğimin birleşimiyle en azından ortamı gördüm diyeceğim, özgüvenimi alıp yerden yere vuran ve ilk defa kendi kendimi sarsıp ayağa kaldırmak zorunda kaldığım 1 aylık staj sürecini noktalamış oldum.

Bir tatil söz konusu olur da Mesrojo Hanım evde durur mu? Yoo. Stajın bir kısmını ve stajdan sonraki bir süreyi kapsayan geçen yıl çalıştığım kafedeki çalışma sürem bu yıl çok daha zor fakat bir o kadar keyifliydi. Yeni insanlarla tanışıp çokça oturup kahveler içilip yemekler yendi. Fakat iyi yendi.  

Bu yıl müşterilerle pek haşır neşir olamadığımdan daha çok çalışanlarla muhabbete girme fırsatı buldum. En büyük çıkarımım ise şuydu; siz kendi değerinizi bilmezseniz kimse bilmez. 

Kafeden çıkmamla dönerciye girmem arasındaki 15 gün koca bir yıl gibiydi. Kendimden beklemeyeceğim kadar evde durmaktan hoşlanmayan bir insan olduğumu öğrenmek beni çok şaşırttı. Bu hoşlanmamazlıkla birlikte yürüyen döner olarak gezdim bolca Seydişehir sokaklarında. Ayrıca mahalledeki kedilerin bana aşık olduğunu sandığım 1 buçuk 2 aylık süreçte şimdilerde fark ediyorum ki asıl sevdikleri dönermiş... 

Ve en güzeli, 1 buçuk yıl sonra Ankara'ya dönüş, yüz yüzemsi eğitim. 4. döneme salladığım, ondan bu kadar nefret ettiğim ve hatta utanmadan bu kadar yıprandığım için özür dilerim meğer asıl duvar 5. dönemmiş. Neyse ki o duvara defalarca çakılarak duvarı yıkabildim. Üstünden atlamak mı, ay yok. Mesrojo hata yapmadan akıllanmaz. O duvarı geçmek gerekiyordu, gerekeni yaptım. 

İlişkisel anlamda yakın arkadaşlarım dışında hayatıma yeni insanlar girdi, yeni insanlar beni örseledi, yeni insanları özledim, yeni insanlara kırıldım, yeni insanlar hayal kırıklığına uğrattı beni bu yıl. Pek çok yenilikle karşılaşsam da işin sonunda kendi kendime kaldım. Kırgınlıklarımla, örselenmişliklerimle, aman gururuma zeval gelmesin triplerine girmeden cesurca yazdığım, silmeye kıyamadığım mesajlarla...

Büyüdüm ben bu yıl. Hissettim, öğrendim böylece yaşadım. 

Geriye bakınca gülümseten bir yıl kaldı. Sevdim aslında ben 2021'i. İlk defa kendim olduğumu hissettim. İlk defa bu kadar cesurca davrandım, pek çok ilke yer verdim hayatımda. İyi kötü herkese teşekkür etmek isterdim fakat kötülere şimdi değil birkaç yıl sonra teşekkür ederim belki. Ama iyisiyle yanımda olan herkese yani anneme teşekkür ederim. Her şeye rağmen bana olan sevgisinden şüphe etmediğim tek insan olarak hayatımda olmasından en çok mutluluk ve gurur duyduğum kişi, iyi ki. 

Hayatımdan çıkanlara da ayrıca teşekkür ederim. Çünkü ben iflah olmaz bir aptal olduğum için kolay kolay insan çıkartamıyorum hayatımdan. Beni o kadar zorlayıp sizi hayatımdan çıkarmak zorunda bıraktığınız için teşekkür ederim. Fakat sizler olmasanız da max 5 aya yine bu olgunluğa erişirdim bence, kendinizi nimetten saymayın o yüzden. 

Son olarak hayatımda yer alan herkes, yer alacak olan herkes, benim hayatında yer aldığım ve alacağım herkese söylemek istediğim tek bir şey -şu anlık- var; anlamaya çalışın, Birilerini veya bir şeyleri. Anlamaya çalışmak güzelleştirecek sizi ve beni. 

Hoş geldin 2023 yazımda görüşmek üzere, dikkat edin. En çok ruh sağlığınıza...

Ay Ben 2025'ten Çıkmayı Unutmuşum

 Selam gönül dostları veya sanayi tostları, Nicedir uğramıyordum buralara, garip gelebilir kulağa fakat vaktim olmamıştı. Yokluğumda pek çok...