Daha önceleri de ne yazacağımı bilmeden geliyordum buraya, fakat bu sefer daha çok bilmiyorum. Bir ses yazmam gerektiğini bağırıyor içimden, anlamam için belki de. Bu sefer bir kitaptan okuduğum birkaç paragraftan sonra geldim buraya, çok daha günlük yazısı olacak bu seferki. Hatta mavi defterlik bir yazı.
Neden ve hangi cesaretle yazdığımı bilmiyorum. Ne zaman olduğunu tam hatırlamıyorum, bir cumartesi günü telefon bekliyordum. Çaldı fakat arayan hiç beklemediğim biriydi. O zamanlar karamsarlık çukurunun çok daha derinlerinde, motivasyonsuzlukla cebelleşiyordum. Her selam vereni bezdirdiğim bir dönemdi kısaca. (Hangi dönemim böyle değildi bilemiyorum ama konumuz bu değil.) Neyse her zamanki gibi konuyu kendi problemlerime getirdim istemsizce oldu ama oldu. İçimden bir ses anlatmam için çabalarken ağzımdan çıkan tüm cümleler kendiliğinden sansürleniyordu. Sansürleri kendimce anlamsız bulduğumda belki de birine ilk defa sesli olarak tanıdığım insanlara gerçek problemlerimi, gece uykusuz kalmama sebep olan, gün içerisinde yutkunmamı saniyelere yayan sorunları anlatamadığımı söyledim. Ben bunun sebebini yıllarca insanların kimsenin derdiyle gerçekten ilgilenmeyişinin farkındalığı olduğunu düşünürdüm. Umurunda değil, olmayacak da öyleyse niye anlatıyorum deyip bazen aniden derdimi anlatırken dururdum. Tanıdığım kimseye de tam manasıyla açılmadım. Açılacağım konusunda da büyük şüphelerim var. İnsana dert anlatılır mı diyen abimiz nasıl da haklı.
Buraya gelmeme vesile olan satırlardaysa sırrın yalnızca bir yabancıya anlatılabileceği, yabancının karşısındakini yargılamak için yeterince umursamadığı yazıyordu. Sır verilen kişiyle ise bir şekilde uzaklaşılacağına değiniyordu, bunun bazen sırrın dönüp dolaşıp yine kişiye geleceğinden ya da sır verilen kişiye karşı ezilip büzülmeye hatta nefrete kadar dönüşebileceğinden kaynaklanabileceği yazıyordu. Geçmişe baktığımda ise kendimi diğerlerine göre biraz olsun daha fazla açtığım kişilerle duygusal bağımızın koptuğunu hiç olmadı en azından bu bağın zedelendiğini görebiliyorum. Bizim acılarımız birbirimizi yakınlaştırmak yerine bağlarımızı kopardığımız bir makasa dönmüş meğer. Bunun sebeplerini düşündüğümdeyse dönüp dolaşıp beni bulmasa bile karşıdakine karşı tutum değişikliği olduğunu düşünüyorum. Anlatmadığım fakat dönüp dolaşıp beni bulan yaralarım bile karşımdaki kişiye nefret beslememe sebep oluyormuş meğer. Karşımdakinin sözde halden anlamaya dair konuşmaları belki de daha kötüsü "sen yaşadın ya anlarsın halimden" diyerek acılarımın sonucu edindiğim tecrübelerimden yararlanılmak istenmesi o anlık belki canımı sandığımdan çok daha yakmıştı. Yaralarımın üstündeki buzlu camı olan kapıların asma kilitlerini bu kişiler asmıştı. Bense anahtarı "herkesin kendi derdi var, seni mi umursayacak" isimli kapı bekçime teslim etmiştim ki bu bekçinin sorusunu aşabilen henüz olmadı. Gerçekten de herkesin bir derdi vardı benim derdimle mi ilgileneceklerdi? En son seviyemde ise değiştirilemeyecek dertleri başkasına anlatmanın o kişiyi de hüznüme ortak etmekten başka bir işe yaramayacağına kanaat getirmek oldu. Aynı şeyi karşı taraf için de düşünmem dışında her şey yolunda aslında.
Bazen insanların bir çözümden ziyade yalnızca anlatmak istediklerini biliyorum, bunu fazlasıyla da yaşıyorum fakat ben anlatmayı pek tercih etmiyorum. Etmiyordum daha doğrusu. Yazının bu paragrafına kadar olan kısım çook önceden (14 Haziran2021 kadar önceden) -tahmin edilebileceği gibi çok dipteyken- yazılmış fakat yarım kaldığından dolayı yayınlanmadığı için aylar sonra tamamlıyorum. Bu geçen aylardaysa değişti biraz düşüncelerim. Daha doğrusu davranışlarım değişti. Fark ediyorum ki son zamanlarda dertlerimden bahsetmekten ziyade dertlerimi dert olarak görmek ve onları dert olarak kabul edilmiş haliyle paylaşmaktan kaçınıyorum. Oysaki artık fazlaca bahsediyorum aslında kabuklaşmış yaralarımın altında yatan sebeplerden. Fakat bunlardan bahsederken kahvaltıda içtiğim çaydan bahseder gibi bahsediyorum. Bunun sebebi hakkında şu anlık net bir fikrim yok. Belki bunların benim canımı acıtmadığını yansıtırsam kendim de buna inanabilirim diye, belki de gerçekten kabuk bağlayan yaralarım çoktan iyileşmeye başladığı için, belki de kendimi artık dünyanın en dertli insanı gibi görmekten vazgeçip her bireyin aşağı yukarı benim kadar derdi olduğunu fark ettiğimdendir. Bilmiyorum. Bildiğim tek bir şey artık eskisi gibi hissetmediğim.
Bu yazıya başlarken neyi amaçladığımı hatırlamıyorum, diğer pek çok şeyi hatırlamadığım gibi. Bitirirken aklıma gelen düşünceyse hayatın gerçekten bir akış içerisinde olduğu ve insanın bu akışta bazen sağa sola sürüklendiği fakat çarptığı onca şeye rağmen bir şekilde ilerlediği. İlerlemekten kastımsa en azından zamanın geçmesi ama umarım sizler de ben de bu zamanın ilerleyişine kendimiz ve çevremiz hakkındaki düşüncelerimizle de uyum sağlayarak bir yerlere varmak için çabalayabiliriz. Varmak konusu ise kendi inancımla ifade etmem gerekirse Allah Kerim...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder