Lise sıralarındayken öğle tatilinden bir önceki dersin son 10 dakikasında eve gidip annemin hazırladığı kahvaltıyı yemek için heyecanlanırdım. Hoca daha dersi bitirmeden ben çoktan toplanmış olurdum. Eve giderken vakit kaybetmemek ve o sofranın başında daha uzun oturabilmek adına çok önemli bir hamleydi bu. Tek heyecanlanan ben değildim zannımca. Bunu hocanın “daha zil çalmadı niye toparlanıyorsunuz?” demesinden anlardım.
İlçe küçük malum, o yüzden okuldan eve giderken kullanmayı seçebileceğim pek bir yol seçeneğim olmuyordu. Kim bilir kaç kere önünden geçtiğim dükkanların önünden geçerek -ki bu dükkanlardan en çok gelinlikçi dikkatimi çekerdi, renk renk kocaman etekleri olan elbiseleri dizerlerdi vitrine. Her geçişimde başka birini beğenirdim- eve giderdim. Zile basar koşa koşa içeri girerdim, sanki acele etmesem aç kalacakmışım gibi.
Öğle yemeği için eve gitmenin bu kadar duygusal bir durum
olduğunu üniversite birinci sınıfta fark ettim. Öğle yemeği saatine doğru
bitecekti ders, saate baktım dakikalar kalmıştı ders bitimine. Huylu huyundan
vazgeçmez işte, ufak masamdaki tükenmez kalemimle a5 boyutundaki kareli defterimi
-tüm dersler için onu kullanırdım- çantama koydum. Tam o anda defalarca
geçtiğim yollardan geçip eve gitmeyeceğim geldi aklıma. Daha birkaç ay önce
çıkarttığım ego kartımla -Ankara’da toplu taşımalarda kullanılan kart- otobüse binebilirsem,
ki binebilmek büyük nimet, yurda gidecektim. Üstelik yurtta annem de yok.
Anlayabiliyor musunuz, annem yok. Annem nasıl olmaz? Annem olmalıydı ama yoktu
işte.
O gün annemin hazırladığı öğle yemeğini yiyebilmenin büyük
bir nimet olduğunu anlamıştım. Aile evinden ayrıldığım andan itibaren hiç o günkü
kadar hüzünlenmemiştim. Ayrılık, ayrılık gibi hissettirmiyordu çünkü bana. Bulunmadığın
yerden ayrılamayacağın gibi bir durum.
Ee anlattın ya ev, kahvaltı, anne falan ne oldu şimdi?
İşte ne olduğunu ne zaman olduğunu hatırlamıyorum ama
üniversiteye giderken bavulumu alıp çıkmadan önce de ev, annemin eviydi benim
için. Buraya, bu eve, bu şehre, bu ülkeye ait
hissetmiyordum. Bir şeyler oluyor, yaşanıyor fakat hiçbirini ben yapmıyorum. İtmediğim
bir hayatın tepkisini yaşıyormuşum hissi vardı. Gregor Samsa güne böcek olarak gözlerini
açtığında etrafındaki hiçbir şey, hiçbir kimse aynı değildi ya onun gibi. Gregor’un
odası, eşyaları, ailesi değişmedi. Her şey aynıydı. Akşam evinde, ailesiyle
beraber uyuyan Gregor, sabah hareket ederken zorlandığı bir odada uyandı,
üstelik ailesi de artık onu tanımıyor hatta ondan korkuyordu. Kesin olan bir
şey vardı; Gregor artık oraya ait değildi.
Ben böcek olmadım elbet ama keşke olsaydım, hayatıma biraz renk gelirdi. Sırtıma saplanan meyve parçasından dolayı ölmek büyük ihtimalle kendi ölüm sebebimden daha etkileyici olurdu. Sonuç olarak böcek olmak nasip olmadı bu kardeşinize. Kimse beni görünce çığlık da atmadı. Ama bir şeyler olmuştu muhakkak. Ünlü düşünürün de dediği gibi “Hiçbir şey olmasa bile kesinlikle bir şeyler oldu ama fark edemedik.” Yoksa neden durduk yere eve gitmek istesin insan evdeyken?
Hissedemediğimiz bir şeyler dönüyor etrafımızda, en azından etrafımda. Anlamsız duygusallıklar yaşayıp, dokunsalar da ağlasam diye pusuda bekliyorum. Şimdi soracak olan milyonlar olur diye söylüyorum, "Anlat hadi, ne derdin var?" diye sormayın. Zaten bana sorsanız "Dünyanın tüm acısını, kederini ben çekiyorum." derim. Durduk yere kollarımı jiletlemeden acılarım geçmeyecekmiş gibi hissettiren asi bir genç bağırıyor içimden. Tabii ki jiletlemiyorum kolumu, canım tatlıdır benim. Zaten jiletlesem bile ne değişecek ki vücudumda bulunan kanın litresinden başka? Biraz vizyonlu efkarlanalım arkadaşlar. Gerçi bu mecradaki en vizyonsuz şahsın yazısını okumaktasınız, çaktırmayın.
Hayatım da tam olarak bu yazı gibi işte. Keyifli nostaljik öğle yemeğinden jilet çekme meselesine geçiş yapabilecek bir hayat. Benim de heybeme bu hayat düşmüş, yaşayacağız mecbur. Siz de yaşayın. Oyunu kurallarına göre oynamak lazım çünkü. Yok öyle yenilince “küstüm ben, oynamıyorum demek.” Mahalle içinde bile kabul görmeyecek bu tarz mızıkçılıklarla hayat ilerlemez. Bu yüzden akademik kariyer yapmaya karar verdim. Şimdilik hedefim sınıf geçmek, elbet bir gün daha büyük hedefleri olan, istikrarlı, kaliteli, seviyeli bir hayat süreceğimi umut ediyorum.
O günler gelene kadar bekleyeceğiz.
Ben beklerim.
Benim olayım bu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder