13 Mayıs 2021 Perşembe

Tadımız Bir Süredir Kaçık Ali Rıza Bey

Herkese iyi bayramlar dilerim. 

Doldum taşmam gerek. Anlamak için yazıyorum, böyle diyordu Nermin Yıldırım. Şu sıralar takmış durumdayım kitaplarına da kendisine de. İlk okuduğum kitabının üstünden bir yıl geçmesine rağmen ne oldu da diğer kitaplarını alıp okumam bu kadar gecikti bilmiyorum. Siz buna ne derseniz deyin, ben tevafuk diyeceğim. Her şeyin bir zamanı olduğunu söyler ya sürekli büyüklerimiz, işte bu cümleye en çok da kitaplar konusunda katılıyorum. 3. kitabına başladım bugün, anlamsız gelen hayranlığımın anlamlılaşmaya başladığını hissediyorum yavaş yavaş. En çok da anlatabiliyor olmasına hayranım sanırım. Benim ömrümü versem anlatamayacağımı tek bir paragrafa sığdırışına... 

Pek çok taslak var burada, hepsi birbirinden bağımsız hatta hepsindeki tüm cümleler birbirinden bağımsız. Tıpkı buradaki gibi. Ben beceremiyorum bu anlatma işini, dikkat ediniz yazmak değil anlatmak. Ne büyük meseleymiş ya hu! Önceden anlaşılmak bir nimettir yazmıştım meğer anlatabilmekmiş asıl nimet. (Önceki yazılanların hiçbirinin sorumluluğunun tarafıma ait olmadığını sıkı okurlarım (0) bilir zaten) Burayı daha önceden söylediğim gibi düşünme işlemini sesli yerine yazılı olarak yaptığım bir mecra olarak kullanıyorum. Kimselerin okumadığını bilmenin rahatlığı var ayrıca. Ne kadar bazı mecralardan paylaşsam da okunsun diye değil de "ben anlattım siz anlamadınız" demek için yapıyorum çoğu duyuruyu. İnsanoğlu suçu atacak kimse bulamazsa kadere atmaktan çekinmemişken benim size atmama alınmazsınız bence. 

Aslında tüm çığlıklarımı kendime duyurmaya çalışıyorum. Siz aracısınız, olmak ister misiniz bilemiyorum. Çok umursadığımı da sanmıyorum. Fakat ben bu görevi çoktan verdim zaten sizlere, mavi defter yerine yazdığım tüm mecralarda bulunanlara. 

Yuvarlak Masa Şövalyelerine selam olsun.

Şimdi yazıyı okuyanların (0) aklında bir soru muhakkak canlanacaktır; "tamam da kanka ne anlattın şimdi sen?" Mesrojo da durur mu yapıştırmış cevabı; "yavrum zaten anlatabiliyor olsam bu kadar kıvranır mıydım sence?" Hadi kimsenin durup dururken kimseyi anlayacak hali yok, tamam dinleyecek hali de olmasın. Böyle deyince konu kilitlendi. Anlayın ulan ya da deneyin en azından. Tamam beni değil ama anlatabilenleri dinleyebiliriz bence. Bir tweet'e bile neler sığdırıyor insanlar onları bari anlasak olmaz mı? 

Kendimizi anlatma, anlama becerilerimizin düşük olduğunu biz blog yazılarımızda anlattık hep. Fakat başkalarını anlama becerilerimin gelişmiş, en azından ortalama bir vatandaşımıza göre gelişmiş olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim, herhangi biriniz de bunu inkar edemez. Benim problemim kendimle. 

Ben yine anlatamadım kendimi, oysa bu sefer belki bir iki satır anlatabilirim umuduyla açmıştım bu kalbiniz kadar tertemiz sayfayı. Başka sayfalara artık.

Son olarak; önce içimizdeki yangınlara bir kap su dökelim belki ardından başkalarına yardım için çırpınabiliriz. 

29 Mart 2021 Pazartesi

Acemisiyiz Hayatın

Şarkı kültürü olmayan birisi olduğumu benimle 4 gün geçirmiş herkes bilir. Bildiğim şarkı sayısı az olduğundan şarkı dediğinizde aklıma gelenlerin sayısı oldukça sınırlı kalır, dolayısıyla sürekli aynı şarkıları dinlerim. Buna engel olmak için rastgele playlist bulur onları dinlerim. Bunun en güzel tarafı ise bazı şarkılardaki o iki üç cümlelik anlamlı sözlere denk gelebilmek. Örneğin; "büyüdüm, büyüdüm, çürüdüm.", "Acemisiyiz hayatın." gibi. Ne alaka diye soracak olursanız ben de bilmiyorum. Sadece bunlardan birini duyup buraya geldiğim için yazmak istedim. 

Önceki yazıyı okuyup beğenmemek için gelmiştim başlangıçta. Fakat okuyunca Mesrojo sen busun işte dediğim için kalmasını istedim. Ben oydum, önceki yazılar da bendim. Hepsi benim. Belki biraz tutarsız, belki biraz idealist, belki biraz iradesiz, belki de sadece insan.
Evet ben sadece sıradan bir insanım, tıpkı sizler gibi. Bundan gocunmuyor ya da iftihar etmiyorum. 
İnsanım ve hatalarım var, herkes gibi. İnsanım ve başarılarım da var herkes gibi. 
Son zamanlarda kendim üzerinde düşünmeye ağırlık verdim. Çünkü çevremdekileri, dünyayı, insanlığı vs düşünmek hiçbir işe yaramıyor. En azından şimdilik ve benim için durum böyle. Kendimi anlamam gerek, sizleri anlayabilmem için. Ve anlamak, dostlar bütün meselemiz budur, bu olmalıdır. 
Empati, halden anlamak gibi kavramlar var. İnsanları anlamak için neler yapabileceğimize dair pek çok yönerge var.  İyi hoş da insan kendini nasıl anlayacak? Sofie'nin Dünyası isimli bol sayfalı, tüm instablogger'ların okuduğu veya kitaplığında bulundurduğu kitabın mühim sorusu; "kimsin sen?" Bu kitabı ilk okuduğumda heveslenip birkaç satır yazmıştım, yazmaya çalışmıştım. Fakat o satırlar da ben değilim. Sizlere kendimi tanıtırken kurduğum cümleler de ben değilim. Derya Ecem, Hacettepe Üniversitesi, Konya, PDR, 20...
Hiçbiri ben değilim. Hepsi benim bir parçam fakat benim bütünüm ne adımdan ne okuduğum bölümden ibaret. Kimliklere sallamışken, Jung'un bahsettiği kolektif bilinçdışı ya da kültürel hapishane, adına ne derseniz deyin kendimizi belli kimliklere hapsettiğimize de inanıyorum. Yine de benim amacım, en azından ilk etapta, özgürleşmek değil kendimi bulmak. O hapishanedeki insanı tanımak istiyorum, sonrasına sonra bakacağız. 

Keşke anlatmak istediklerimi kelimelere dökmek zorunda kalmasaydım. 

Kelimeler kadar düşünebiliyoruz. Zihnimizdeki şemalar bu kelimelerin üzerine kurulu. Bu kelimelerse yetmiyor. Beni size, beni bana anlatmaya yetmiyorlar. 

2 farklı etkinliğe katılmıştım -online dönemin bence en olumlu tarafı bu etkinlikler.- İnançlılarınız bunlara tevafuk desin kalanlar şans olarak tanımlasın ya da ne olarak görüyorsanız. İlaç gibi geldi etkinlikler. Ne anlatıldığından elbette bahsetmeyeceğim, çünkü ne haddime ama yöneltilen sorulara verdiğim cevaplar elimizdeki kelimelerle beni bana farklı açılardan açıklamam için fırsat sundu. Bir yol açtı, belki de fitil yaktı. Umudum o fitilin karanlığımı aydınlatması yönünde, beni yakmaması için çabalayacağım.

-Resmi kayıtlara (mavi defterime) göre- 2017'den beri bir arayış içerisindeyim. O zamanlar Leyla ile Mecnun tek dostumdu. Ve arayışta olanlar, ilk bulduğu sığınağı yuvası zanneder. Sığınağımdı Leyla ile Mecnun fakat evim olamazdı. O dönemlerde dostluğa ihtiyacım vardı, İsmail Abim oldu, Yavuz'um oldu, Mecnun'um oldu, İskender Baba'm oldu.  
İlerleyen yıllarda dostluktan bir ilişkiden çok bir aidiyet arayışına girdim. Aidiyeti sağlamanın en kolay yolu ise ideolojilerdi. Yarım aklımla pek çok ideolojik tanım belirledim kendim için, hiçbirine ait olmadığımı keşfetmek çok da zamanımı almadı. 
Aidiyetin ardından hedefe ihtiyacım vardı, buna yaşama ihtiyacı da denilebilir bence. Özellikle de benim gibi varoluşçuluk, nihilizm gibi düşünceleri boş bulan kişiler için yaşama ihtiyacı tanımı gayet uygun bence. Yok efendim ölüm varmış öyleyse yaşayacakmışız, peki ama neden? 
Neden sorusuna hala cevap bulamadım. Belki müslümanım diye, belki sandığım kadar mutsuz ve çaresiz olmadığım için belki de dürtülerden kaynaklanan bir devam etme. Aslında yolunu kesmeme. 

Her neyse, çok soyunmanın anlamı yok kısaca dönem dönem eksikliğine yoğunlaştığım pek çok konunun aynı dönemde zihnime akın etmesiyle başladı bu süreç. Kimim ben, sorusunun artık yanıtlanması gerek. 
Mümkün müdür? Neden olmasın. Aslında insan sandığımız kadar eşsiz ve muhteşem bir canlı değil. Yine de üstüne düşünülmeyi fazlasıyla hak eden bir canlı. Ben de bunu yapmaya çalışıyorum; düşünmek, anlamak. 

Buraya kadar okuyabilenler "ne anlatıyorsun kardeşim sen?" demeyin. Anlatamıyorum, derdim bu.

 Oyuncak itfaiye arabam biraz tozlanmış, mavi ayıcık için ayrılıyorum bu kez. 


27 Mart 2021 Cumartesi

Kara Tren Yoldan Çıktı

 Selamlar, bu seferki yazım fazla özel olacak. Sosyal medyaya karşı gerçekleştirmeye çalıştığım başkaldırıya denk gelmesi onu çok daha özel kılıyor. Çünkü bu yazı haberini duyuramayacak olmam dolayısıyla has takipçilerimin (0) okuyacağı anlamına geliyor. İşte bu yüzden çok özel, çok ben. Çok ben, diğerleri de öyleydi fakat onlarda bir sınır vardı. O kadarını da bilmesinler be Ecem sınırı. Birine dert anlatmaya başladığını fark edip çıplak kalmış hissederken ortaya saçtıklarını bir anda toparlamaya çalışmak gibi. Fakat bu günlük yazısı olacak bir bakıma. Madem günlük yazısı buraya neden yazıyorsun diyecek olan olursa da sana ne gibi bir atar yapmayacağım elbette. Bazen içtenlikle yazılmış yazılar olur ve tam da sizi anlatır ya, berbat bir konu olsa bile içten bi oh çekersiniz. Çünkü bu berbat durumu yaşayan tek siz değilmişsiniz meğer, her ne kadar Pollyanna olsanız da bu durum böyledir. Satırlarına hayran olduğum bir ablamız bu durumu "En büyük dert sizden başka kimsenin yaşamadığı derttir." diyerek anlatır. Okumuş kadın tabii... Neyse işte bu yüzden günlüğe değil de buraya, kalemle değil de klavyeyle yazıyorum bunları. Ha kimse çıkmazsa yaşayan çok da önemli değil. Hayatı bu kadar da ciddiye almayın. 

Buraya yazmaya başladığımdan beri yazılara yansıyan gel gitlerim buzdağının görünen kısmı bile değil, bu demek oluyor ki yetişkin bir Mesrojo'nun yaşamında gel gitler yaşanmıyor, Mesrojo'nun yaşamı gel gittir. Biz buraya boşuna araflar demedik. Yıllar, aylar, haftalar arasında bir araf değil bu, dakikalar arası araf. Ne kadar zorlu bir durum olduğunu yaşayan bilir. Kelimlerle anlatabilmek benim hiiiç harcım değil. Aslında anlatmak benim harcım değil. Bakmayın buraya yazdığıma, yazmasam ölürdüm, yazdım yine öldüm'lük bir durum var. Kendim iyice şirazeden çıktım. Eskisi gibi benimle savaşamıyorum, karşısında dik duramıyorum bile. Bunu biraz boşluğa bağlardım önceleri, şu anki yoğunluğumu göz önüne alırsak boşluktan değilmiş. Tam da bu korkutuyor işte beni, bunun ben olması. Benim bu olmam...

Abimizin dediği gibi "Şu anda size zorluğunu anlatabilmek için on bin kitap okumuş olmayı dilerdim." ya da bunun gibi bir şey.  

Anlatamıyorsan neden buradasın sorusu varsa aklınızda, silin. Bir kere de öğrenmeye değil anlamaya çalışın. Öğrenmek kolay, anlamak zor olan. Ben sizlerden beni her şeyimle tanımanızı içimdeki her şeyi bilmenizi değil, anlatmaya çalıştıklarımı anlamanızı istiyorum. Hepimiz bunu istiyoruz aslında. Anlaşılmak, tanrım ne zor şeymiş.

Dert dedik, anlamak dedik asabiyetimin sebebine gelecek olursak biraz olsun anlayacaksınız bence beni. Ben kendi derdimi anlayamıyorum. Sizlere kızıyorum ya beni anlamıyorsunuz diye, aslında siz bensiniz. buradaki hiçbir hitabım size değil, siz diye adlandırdığım ben'e. Burada okuduğunuz her şey benim kendimle konuşmalarım aslında. İlk yazımda dediğim o kötü sıfatlar vardı ya, hepsini üzerime aldığım ben onları sahiplendim ama zaten karşıma aldığım elitizm meraklısı birey de bendim. Buyurun Dert Menüsünde sinirlendiğim "Buna mı üzüldün" diyen, "Suriyeliler niye bu kadar çok çocuk yapıyor?" diyen, en çok ötekileştiren de bendim. Bunlar üstlendiğim sıfatlar, cümleler değil. Bunlar benim. 

Bu yüzden yeni bir yola çıkıyoruz, yine.


10 Mart 2021 Çarşamba

Bizimkisi Bir Boşanma Hikayesi

 Boşanma, boşanmanın çocuk ve anne baba üzerindeki etkileriyle ilgili pek çok yazı görmüş, okumuşsunuzdur. Fakat evliliğin kutlanması adına yüzlerce kişinin dahil edildiği düğünlerin fazlaca rağbet gördüğü toplumumuzda boşanma da ailesel olmaktan çok toplumsal bir olgudur. Boşanma sürecindeki imzaların sahibi yine iki kişi olsa da düğünde kimin ne mücevher taktığı, pastanın kalitesi, salonun ihtişamı, gelinliğin fiyatı gibi konularda yorum yapma hakkına sahip olan toplumumuz boşanmada bir o kadar etkili ve yorum yapma hakkına sahip görüyor kendisini. “Başlarken olaya dahildim, biterken de dahil olmalıyım.” düşüncesindendir belki de.

Boşanıp, boşanılmayacağı konusunda yorum yapmaktan, fikir belirtmekten geri durmadıkları gibi her detay hakkında söz sahibidirler. Hangi eşyayı, hangi tarafın aldığı hakkında fikir sahibi olan kişi boşanma aşamasında da çocuğun velayeti kimde kalacağı hakkında fikir sahibidir. Kendimce bu gibi özel hayatın sınır ihlallerindeki suçu toplulukçu kültürümüzü fazla özümsemişliğimizde bulsam da artık değiştirmek için adım atılmalı diye düşünüyorum.

Bu adımın atılmasının yakın zamanda olmayacağını bildiğimden birkaç konuya değinmek istiyorum. Boşanan çiftler zaten çoğunlukla halledemedikleri problemler olduğu için boşanıyor, yani evin içi problemli. Problemli bir ilişkinin olduğu evde ebeveynlik görevinin de sağlıklı yürütülmesinde zorlanılacağını tahmin etmek zor değildir. Boşanmalarınsa en zorlu olduğu durum çiftin çocuk sahibi olduğu durumdur. İkili ilişkideki problemin etkilediği ebeveynlik ilişkisinin sağlığına zeval getirmemek adına boşanmayı veya evlilik sürdürülecekse nasıl sürdürülecek konusunu iki kere değil onlarca kez düşünülmelidir. Fakat ben bu yazıda boşanmanın ailesel yönünden çok toplumsal yönünden bahsetmek istiyorum.

Evlilik ilişkisi içerisinde bulunan herkesi fazlaca etkileyen boşanmayı toplumun da etkilediğini belirtmiştim, peki bu nasıl gerçekleşiyor? Amacım ve önemsediğim durum gereği çocuk sahibi olan bir çiftin boşanmasının söz konusu olduğunu varsayalım.

Berbat bir aile yaşamı var, anne baba kavga etmekten çocuğun varlığını unutmuş, çocuk her anlamda sevgisiz ve kaotik bir ortamda büyüyor. Bunun zaten sağlıksız bir durum olduğu aşikar. Çözülmeyen sorunların sonucu olarak şiddetli geçimsizlikten boşanabildi bu çift. Emin olun ortada maddi bir kaygı babanın anneye fiziksel veya psikolojik şiddeti devam etmiyorsa iki sene sonra çocuk “İyi ki boşanmışlar zaten beceremiyorlardı evli kalmayı.” cümlesini kurulabilir, hatta “Keşke daha önce boşansalardı.” cümlesinin bile kurulma ihtimali çok yüksektir. Tabii ki boşanmadan kaynaklı sorunlar yaşayacaktır çocuk fakat problemli olan aile hayatında da sağlıklı bir dönem geçirmesi mümkün değildi. Sanılanın aksine çocuk için evli kalmak, evli kalmayı beceremeyecek çiftler için ertelenmiş boşanmadan başka bir şey değildir.

Boşanmış anne babaya sahip olmanın çocuğu etkileyeceğinden bahsetmenin anlamı yok. Fakat pek çoğunuzun, özellikle de boşanmayı yakından yaşamayanlarınızın bilmediği bir nokta var ki sizlerin “iyilik, yanında olma” adına yaptığınız pek çok şeyin ebeveynleri boşanmış kişide olumsuz etki yaratıyor olduğudur. Çünkü senin başını okşayıp “Bana her şeyi anlatabilirsin, bir derdin olursa haberim olsun.” dediğin çocuk ona acıdığının farkında, bunu yalnızca sen yapmıyorsun. Hocaları, akrabaları, komşuları, belki arkadaşlarının aileleri gibi çevresindeki pek çok yetişkin yapıyor. Çocuğun gözünden durum şöyle gerçekleşiyor “Bu kadar yetişkin bana acıyorsa acınacak haldeyimdir.” Özellikle kişilik gelişiminin en önemli kırılma noktalarından olan ergenlik dönemindeki çocuk için acınacak halde olduğu düşüncesinin yaratacağı tahribatları göz önüne alırsak sizin iyilik adı altında yaptığınız şeylerin altında yatan acıma duygusu ergen tarafından rahatça fark edilebilecek bir durum. Zaten pek çok hormonal değişimle, kargaşayla baş etmesi gereken ergen boşanmış ebeveyne sahip olmanın yanında bir de acınacak halde olma duygusuyla baş etmek zorunda kalıyor böylelikle.

Peki biz bu çocuklara nasıl yaklaşmalıyız? Eğer çocuk sizden yardım istememiş, desteğe ihtiyacı varmış gibi durmuyorsa kendinizce yardım etme çabalarına girmeyin. Hatta böyle bir ihtiyacını fark ettiyseniz dahi yetkinliğiniz, konuyla ilgili bilginiz yoksa en iyi yardım bir uzmanla görüşmek, çocuğun görüşmesini sağlamak olacaktır. Bilmeniz gereken önemli bir nokta da şu ki; yalnızca öğretmen olmanız, diplomanızın olması sizleri bu konuda yetkin yapmaya yetmiyor, maalesef. Sizlere doğru gelen bir şey karşınızdaki kişi için doğru olmayabilir veya düşündüğünüz doğruyu aktarırken karşınızdaki kişinin de doğru olarak algılayabileceği şekilde aktaramamış olabilirsiniz.

Bazen en doğru olan şey bir bilene danışmaktır. Harekete geçmeden, yara izi oluşturmadan önce.

17 Şubat 2021 Çarşamba

Mülteci Olamayan Suriyeliler

 Selam, bu yazıda toplumumuzun kanayan yarasına dokunacağım. Haa yok kadın cinayetlerine değil, en azından şimdi değil. Sığınmacılardan bahsedeceğim biraz. Tahmin edebileceğiniz üzere Suriyeli sığınmacılardan. Sığınmacı kelimesine dikkat ediniz, neden mülteci değil de sığınmacı kelimesini kullandım? Farklı kavramlar olması değil asıl mevzu, sığınmacılarla mülteciler arasında bazı haklara sahip olma konusunda fark var. Ben de daha yeni öğrendim bunu. Mülteci olarak tanımlanan gruba karşı mültecileri topraklarına alan devletlerin belirli hakları tanıması gerekir. Hak dediğim de öyle çok bir şey değil, insan hakları. Yaşama, eğitim, sağlık gibi temel şeyler. 

Türkiye'deki Suriyeliler ise mülteci statüsüne giremiyorlar, onlar sığınmacı olarak kalmak zorundalar. Bunun sebebi Türkiye'nin AB ile zamanında imzaladığı anlaşma. Anlaşmaya göre Türkiye sadece Avrupa ülkelerinden gelen sığınmacılara mülteci statüsü verebiliyor. Bunun meali şu; Türkiye'ye sığınan insanlardan sadece Avrupa devletlerinden gelenlere insan hakları tanıyacak. 

Şimdi aklınızda "ee bunlar mülteci bile değilse neden bu kadar yardım yapılıyor?" sorusunun versiyonları geçiyordur. Onun da sebebi güzide insan hakları merkezi Avrupa, bu kişilerin Avrupa sınırlarına geçmemesi için Türkiye'de kalmalarını sağlamak istiyorlar. Avrupa'ya gidip tüm eğitim, sağlık, sosyal yapılarını bozacak olan bu sığınmacıların o ülkelere girmeleri halinde kilitlenecek sistemlerinin zararı çok daha fazla olacağından Türkiye'ye sığınmacılar için fazla fazla ödenek yolluyorlar. Bu ödeneklerin miktarına ulaşmak ufak bir araştırmanıza bakar. 

Türkiye milletinin en büyük problemi yanlış taraftan nefret etme, yanlış tarafı hatalı kabul etmek. Sığınmacıların ülke girişinden sonra belki en suçsuz taraf Suriyeliler. Lütfen kalkıp "Aynı şey bizim başımıza gelse onlar bizi almazdı. Topraklarını savunsalardı." gibi vicdandan yoksun cümleler kurmayın. Yok efendim aynısı bizim ülkemizde olsa biz kaçmaz savaşırmışız, sayın birey şu an ülkede savaş olmamasına rağmen tüm hayatını başka ülkelerde sürmek isteyecek o kadar çok insan var ki hiç öyle sandığın gibi bir durum söz konusu değil. 

Anlıyorum kızgınsınız, siz işsizken onlar çalışıyor, size verilmezken onlara sürekli yardım geliyor. Ama üstü örtülemeyecek bir durum var ki senin, benim bu memleketin vatandaşlarının durumunun sebebi sığınmacılar değil. Sığınmacıların derdi senin işsiz kalman değil kendisinin, eşinin, evlatlarının karnını doyurmak. Bunu yapmamalarını isteyemeyiz değil mi? Sen açsın, o aç ama sen onu suçluyorsun makul değil bu. Kızgınlık yanlış tarafa yöneliyor. Bir iş var. Sen de o işe girmek zorundasın, sığınmacı da işveren olabildiğince sizin paranızdan kısmak için daha az para teklif ediyor, sigorta yaptırmayacağını söylüyor sen kabul etmiyorsun haklı olarak ama sığınmacı mecbur kabul ediyor. Sen sığınmacıdan nefret ediyorsun. İşverenin fırsatçılığı aklına bile gelmiyor. Kızgınlık yine yanlış tarafa yöneliyor. 

Pek çok konuda durum böyle. Gelen ödenek sığınmacı için geliyor, sığınmacıya veriliyor ki rahat etsin Avrupa'ya geçmek istemesin hayatını Türkiye'de kursun. Ee bir de sığınmacıların ülkeye girmeye başladığı ilk günden beri sürekli değişen, tutarsız politikalar da söz konusu. Açık Kapı politikasıyla ilk başlarda gelenlerin kaydı tutulmadan ülkeye girişleri, bazı hastalıkları konusunda aşıları olmaması, dil bilmiyor olmaları, mecburiyetten dilenmeleri gibi pek çok problem yaşandı. Yine suçlu Suriyeli sığınmacılar değildi, kararları ve uygulamayı yönlendiren onlar değildi  hiçbir zaman. Fakat bizlerin kızgınlığı yine yanlış tarafa yönlendi.

Bir de kültür çatışması var ki benim en anlam veremediğim fakat insanların bayağı nefretini çeken bir durum. Çok eşliler, çok çocuk yapıyorlar gibi şeyler. Üstelik çok kültürlü bir toplum olarak buna bu kadar takılmamızı anlayamıyorum. Gerçi batıdan belli düzeyde ve düzensizce doğuya göç gerçekleşse de karşılaşılması çok doğal bir kültür çatışması gibi. Örneğin; çok eşlilik. Adamların ülkesinde yasalmış evlenmişler. Bir adamın 3 karısı pek çok da çocuğu var. Savaştan kaçıp sığındılar Türkiye'ye. "Pardon, bizim ülkemizde çok eşlilik yasak ve tasvip edilmeyen bir durum lütfen tek eşiniz dışındakileri boşar mısınız?" Mantıksız değil mi? Dil bilmeyen, iş bilmeyen, çocukları olan kadınları boşaması dışında bir çözümünüz var mı? Her şeyi bir kenara bırakın doğudaki çok eşliliği engelleyebildik mi ki Suriyelilerin çok eşliliğini eleştiriyoruz. 

Çok çocuk yapmalarına gelince, nedenini bilemiyorum fakat bizim kültürümüzde de bu durum böyle değil midir? Kültürel olarak çok çocuk sahibi olmaktan bahsetmiyorum. Maddi durumu kötü, eğitim seviyesi düşük bireylerin de genelde eğitimli, maddi olanakları daha yüksek olanlara göre sayıca fazla çocuk sahibi olma oranları daha yüksek. Bunu inkar edemeyiz sanırım. Peki bu maddi durumu kötü olan kişiye " Ya senin paran yok çocuk yapma." diyebilir miyiz? Desek bile ne kadar etkili olur? 

Bazen konuşurken o kadar şuursuz oluyoruz ki konuşmalarımız da düşüncelerimizi bu kadar etkilerken zincirleme bir şuursuzluk içerisine giriyoruz. Olmadık şeye nefret besliyor, öyle bir odaklanıyoruz ki nefretimize, insanlığımızı unutuyoruz.

İnsanlığımızı, vicdanımızı merkeze alarak süreceğimiz bir yaşam diliyorum, ne kadar mümkünse artık...


Üç beş metre beyaza girmeden önce

10 Şubat 2021 Çarşamba

Ötekileştireveremeyeceklerimizdenmişsinizcesine

Senden, benden, bizden olmayanlar "ötekiler"; kimdirler, ne yer ne içerler, nasıl yaşar, nasıl düşünürler?

"Her şey zıttıyla vardır, anlamlıdır" gibi bir klasiğe girmek istemem ama hatırlatma amaçlı birkaç cümle yazmak gerekli sanırım. Beyaz, siyahın yanında beyazdır. İyi, kötülük varsa iyidir. Öteki ise "ben" veya "biz" olan her yerdedir. 

Ötekinin kim olduğu kısmında ise geçerli sayılabilecek tek nokta sanırım ben gibi veya biz gibi olamayan, olmayandır. Sen kendini ne olarak tanımlıyorsan öteki, o olarak tanımlamayan veya senin öyle tanımlamadığındır. Kısaca ötekiyi belirleyen senin, sizin kim olduğunuzdur. 

Tarih boyunca öteki olanlar her zaman el değiştirmiş, farklı uygulamalara maruz kalmıştır. Geçmişte daha çok azınlıklar öteki kabul edilirken günümüzde hakkında fikir sahibi olmadığımız, tanımadığımız, hatalı(!) düşünen veya davrananlar ötekileştirilmektedir. Sosyal medyanın da etkisiyle ötekileri daha kolay damgalama, daha çok ötekileştirme ve bizden olmadığını vurgulama gereği duymaya başladık. "Ben onlardan değilim" temel mesajı kapsamında ötekiyi belirginleştiren ve ötekileri onaylamadığını hatta nasıl yaptırımlar olması gerektiğini kolayca ifade edebilir hale geldiğimiz bir noktadayız.

Geçmişte azınlıklar, azınlık olduklarının farkındalığıyla ve hakim görüşün gücü neticesiyle sessiz kalmaya, baskılara boyun eğmeye çok daha mecburken artık herkesin kolayca kendisini ifade edebileceği medya organlarının doğmasıyla öteki yalnız olmadığını gördü. Yalnız olmadığını fark eden ötekinin de çıkmaya başlayan sesi neticesiyle ben-öteki kargaşası en üst noktalara taşındı. 

Tarihin bizlere sunduğu belgelere göre ötekilerin öteki olma sebepleri devletlere, devlet rejimine göre değişmekteydi çoğunlukla. Ulus devletlerin ötekisi, devlet yöneticilerinin kendisini tanımladığı ulusa ait olmayanlardı. İmparatorlukları bağlayan temel etkenin çoğunlukla din olması sebebiyle bu sefer ötekiler devlet yöneticilerinin benimsediği dine mensup olmayanlardı. Ama bunlar genel ötekilerdi, daha özele indiğimizde aynı dine mensup olduğunu söyleyen iki grubun mezhepler sebebiyle farklı ben ve ötekilere sahip olduğunu görebiliriz. Tarihte bizlerin duyduğu büyük yıkımlar arasında mezhep savaşları da yer almaktdır; Katolik hıristiyanlarla Protestan hıristiyanların Otuz Yıl Savaşları bunun bir örneğiyken Yavuz Sultan Selim döneminde gerçekleşen Şah İsmail ile Sunni-Alevi temelindeki isyanlar, seferler, ve katliamlar da mezhep çatışmalarına örnektir. Ben-öteki çatışması, geçmişten günümüze süregelen ve gelecekte de sürecek olan bir çatışmadır. İnsanlık tarihinin başlangıcına insek bile göreceğimiz yine ben-öteki çatışmasıdır. Tarafların isimleri Homosapiens ve Neandartellerdir. Günümüzdeki ben-öteki çatışmalarını saymanın zorluğunu tahmin edebilirsiniz. Hepimizin de bu çatışmaların tam ortasında yer aldığımızı düşünürsek saymaya da gerek yoktur. 

Bir hocamın kurduğu "Bilmediğimiz şeyden en iyi ihtimalle korkar büyük ihtimalle ise nefret ederiz." cümlesini ben ve öteki kavramlarının geçtiği bir yazıda ne kadar anlamlı olduğunu fark edebilirsiniz. 

Ötekinin değişkenliği benim ne olduğumla değil de daha çok kendimi nasıl tanımladığımla ilgili olduğunu vurgulamalıyız. Bir insanın grup aidiyetinin, ötekileştirme davranışının üzerinde pozitif yönde etkisi olduğunu düşünüyorum. Ne kadar bir grubu benimsemişsek ötekiler o kadar ötekileşir bizim için. 

Ötekiden kastın azınlıklar olmadığına tekrar vurgu yapmak isterim. Öteki görecelidir. senin bu tarihte bu konumdaki ötekinin, konum ve zaman değişimiyle değişmesi muhtemeldir. Öteki tamamen senin içindekinin dışarı yansımasıyla oluşmaktadır. İçindekinin değişmesiyle değişirsin "sen", senin değişmenle değişir "öteki".

"Ben"in olduğu her yerde "öteki"nin var olduğunu, olacağını söyledim. Ötekiyi ortadan kaldıramıyorsak amacım ne?

Ötekinin daima olması, ötekiye daima yaptırım uygulama zorunluluğu getirmemektedir. Ötekiyle yaşamak, ötekiye karşı olan duyguları daha dizginlenebilir hale getirecektir. Yani bilmediğimiz şeyden korkacak veya nefret edeceksek o şeyi tanımamız gerektiğini vurgulamak istiyorum. Ayrıca benliği tanımlarken en büyük kümeyi "insan olma" kümesi olarak alırsak ötekiyle "biz" olunabilecek bir noktamızın farkına varmak zor olmayacaktır. İnsan olma kümesini zaten yaptığınızı, çok kolay olduğunu düşünüyorsanız, düşünmeyin. İnsan olmanın getirisi olan hakları vermek istemediğiniz onca öteki olduğu ortada. En temel hak olan yaşama hakkını bile elinden alabiliyoruz bazen ötekinin. Tabii bunu her birimiz silah çekip yapmıyoruz belki ama cümlelerimizle, yaptırımlarımızla o kişiyi intihara sürüklemek biraz da bizlerin suçu değil midir? 

Üniversitenin kişinin görüşlerinde bu denli değişim yaratmasının temel sebebi; şehrinde, köyünde, evinde öteki kabul ettiği insanla konuşma fırsatı bulmasıdır bir bakıma. Konuşmasa da düştüğünde elinden tutup kaldıran bir ötekiyle karşılaşmasıyla bile aslında ötekinin o kadar da öteki olmadığının farkındalığı başlar. Kampüs yaşamında ötekinin de kendisi gibi yediğini, içtiğini belki ağladığını, güldüğünü görür. Öteki yine farklı gruptandır kendisinden fakat o artık ötekinin tek özelliğinin o gruba ait olmak olmadığını fark eder. Öteki de en nihayetinde insan olmaya başlar kişinin gözünde. 

Bu yüzden üniversiteye giden kişiler önce bir afallar sonrasında ortama alıştıkça aile evinden, ailenin ait olduğu gruptan uzaklaşmaya başlar. Çünkü insanoğlu için aynı gruba ait olmak yetmez aynı grupları da ötekileştirmek, aynı gruplara aynı nefreti duymak gerekir. Ailenin ötekileştirip, nefret ettiği grubu sizlerin artık onlar kadar ötekileştirmemeniz bile  aile grubuna aidiyetinizi azaltacaktır. 

Kısaca, "ben" olduğu sürece "öteki" olacak fakat ötekiye karşı olan davranışlarımızda değişim göstermek zorundayız. Ötekiyle farklı olan noktalarımızın üzerinde durup sürekli tartışmaya girmek yerine aynı düşündüğümüz noktaların varlığının farkına varmak, ötekiyle "biz" olabileceğimiz noktaların farkına varmak olacağından çok büyük önem arz etmektedir. Ortak noktanızın olmaması gerektiğini savunuyorsanız en azından nefretinizi törpülemeli, insan hakları kapsamında ötekilere baskı, taciz, yaptırım gibi şeyleri uygulayamayacağınızın, uygulamamanız gerektiğinin farkına varmalısınız.

Kimse sizlerin ötekisi olduğu için belli şekilde davranmak, davranmaya zorlanmakla mücadele etmek zorunda değildir. Kimse öteki olduğu için sessiz kalmak boyun eğmek zorunda değildir. Kimse öteki olduğu için ülke değiştirmeye, okul değiştirmeye, şehir değiştirmeye mecbur değildir. Sizler de birileri için ötekisiniz neticede, herkes ötekidir. Herkesin öteki olduğu dünyada ötekiye davranışlarımızı şekillendirmek ve ötekiye karşı olan davranışlar konusunda ortak paydada buluşmak zorundayız. 


NOT: Yazıyı algılarken benim kimcilerden olduğumu düşüp olayı kaçırmamanız adına gündemden çok örnek vermemeye dikkat ettim. Çünkü bu yazıda anlatılmak istenen noktayı fark etmesini istediğim kişiler ötekileştirmeye çokça meyilli olan kişiler olduğundan buradaki tek cümlem ötekileştirilmeme, ardından tüm yazının bir öteki tarafından yazıldığının farkına varılmasıyla ciddiye alınmama zincirlemesine sebep olacaktır. 


Hangi kan affeder bayım 

Kalbinizdeki kini? 

Hangi gök temize çeker 

Ellerinizdeki kiri?

4 Şubat 2021 Perşembe

Karanlıkta Yanlış Yere Mum Dikmek

Bazen sizin de olmadığını iliklerinize kadar hissettiğiniz oluyor mu?

Benim o his hep en derinlerimde. Deniyorum, vallahi de deniyorum, belki yanlış açıdan bakıyorum, belki yanlış yoldan gidiyorum ama niyetimin saf olduğunu size temin ederim. 

Sonumun, sonumuzun ne olacağını düşünmek huzursuzluk veriyor. 5 yıl sonra nerede olacağım konusunda hiçbir görüntü belirmiyor gözlerimde, hiçbir düşünce belirmiyor zihnimde. Sadece karanlık. Yolun sonu karanlık gibi dostlar. 

Neden ya diyorum, neden çabalıyoruz ki? Ne işe yarıyor? Ben bu memleketin en iyi psikolojik danışmanı olsam neye yarayacak? Yok mu bu memlekette çok sağlam hocalar, bilim insanları? Var, yurt dışına çıkmayanlar da var. Onca çabaya rağmen bu memleketin insanına hizmet etmek için hala direnenler var, gidenleri asla yaftalamıyorum  zaten ne haddime. Birisi bana gelip "gel seni yurt dışına götüreceğiz eğitimine orada devam edeceksin ama bir daha asla Türkiye'ye gelmeyeceksin" dese cümlenin sonunu dinlemeden valizimi toparlamaya başlardım. Neyse. Hah işte birçok alanında sağlam hoca var neye yarıyor diyorduk, yaramıyor. 

Türkiye Büyük Millet Meclisi, ne görkemli bir isim, çok şatafatlı, ağırlığını okurken hissediyoruz. İsminin altını dolduruyor mu dersiniz? 

"Mecliste kavga, vekiller birbirine girdi, akp'li bilmem kim şu gruba böyle hakaret etti chp'li bilmem hangi vekil bu topluluğa şu sözleri savurdu, mhp'li vekil şu kişilere tehdit etti." çok tanıdık değil mi bu tarz başlıklar? Hatta okurken az çok sosyal medya kullanıyorsanız görüntüleri de gözlerinizin önüne gelmiştir. İşte bizi temsil eden, millet adına karar alan milletin meclisi olması gereken  yerdeki rezaletlerin yalnızca binde biri bile değildir bunlar. 

Vekil dediğimiz kişilerin çoğunluğu özel bilmem ne kolejinden sonra yine bilmem ne vakıf üniversitesinden mezun olup yurt dışında doktora falan yapmış kişiler. Yani bunca iğrenç yaftalama, bunca anlamsız hakaret, bunca tehdit, bunca rezalet çoğu ilkokul mezunu bile olmayan adamların pişti oynadığı köy kahvesinde geçen muhabbetlerde söylenmiyor.

Hani bu adamlar vekil, seni beni temsil ediyorlar, bizim adımıza karar veriyorlar falan ya sorgulamamız gereken tam da bu adamlar o yüzden. Bu eğitimleri görmüş, bunca imkanı olan adamlar böyle iğrenç bir bataklıktayken bizim köydeki Hüseyin Amca kalkar köydeki Alevi'yi tehdit eder, sizin mahalledeki Ayşe Abla eşcinsel komşusuna saldırır, başkasının apartmanındaki Kemal Abi sokaktaki köpeğe tecavüz eder, aşağıdaki mahallede töre cinayeti işlenir. Eğitimsizler bunları yapar hakları vardır demiyorum ama sözde eğitimli kişiler böyle davranır, seni beni temsil ederken bu şekilde konuşurlarsa onlar beni temsil etmeyi bırakır ben onları temsil etmeye başlarım. Hayvan hakları yasasına karşı oy çıkan meclisim varsa gider hayvanlara zarar veririm, niye korkayım ki benim vekilim "korkma sana bir şey yapmalarına izin vermem" oyu kullanmış. Benim adaletimden sorumlu bakanlığa bağlı adalet sarayındaki hakim kızını "namus temizleme" adı altında öldürdükten sonra takım elbise giyiyor diye iyi halden indirim yerse bir baba, ben de bacımı öldürür takım elbise giyerek iyi halimi gösterir birkaç yıl yatar çıkarım. 

Amacım ne iktidarı yerinden etmek ne de muhalefete sataşmak. Benim derdim hepsiyle, hepimizin derdi hepsiyle olmalı. Sen ben bu değiliz, olmamalıyız. Biz böyle olmamalıysak vekiller siyaset adamları, politikacılar da böyle olmamalı. 

Karşı durulması gerekenler dokunulmazlıklarıyla mecliste kimin kime nasıl ne şekilde dokunabileceğine karar veren siyasilerin tümüdür.  Ağızlarından tek bir haklı söz çıksa, tek bir olumlu icraat yapsalar çok daha fazla zararları dokunuyor memlekete, sana bana.

Siyasilerin bu ülkede yaptığı tek şey aldıkları maaşlarıyla mum dikmek. 

31 Ocak 2021 Pazar

Ne Yapacağız Burada?

Selam, kaldığımız yerden radikalizme devam. Bu sefer de şubat ayının muntazamlığı, pazartesi başlayıp pazar günü bitme adamlığı dolayısıyla radikal kararlar alayım dedim. 

Ergenlik döneminin zirvelerinde yaşamam gereken kimlik bunalımını nasıl bu kadar sonlara doğru sarkıttım anlamıyorum. Gerçi Allah'ın Konya'sında kimlik bunalımımı çözmeme çok olanak yok diye şehri kötülemek isterdim ama konumumun Konya olduğu aklıma geldi, utanmasam ağlayacağım hatta. Tamam abarttım o kadar da değil ama hüzünlü bir durum insanın konumunun Konya olması. 

Neyse, 31 Ocak itibariyle kendime uğraş edinmek için atladığım iki yerden kabul aldım. Birisi çok da bana bir şey katmayacak bir yerken diğerinden umutluyum, belki beni adam ederler. Adam olma yolunda kendi gayretimin öneminin de farkındalığıyla blog'u ve instagram'da etkinlikleri, toplulukları falan takip için kullandığım sayfayı aktifleştirme kararı aldım. 

Sizi bilmem sayın okurlar ama benim derdim anlaşılmak. Kendimi anlatmak için Cemre Reyizin de dediği gibi mecramı bulamadığıma göre her yerde deniyorum. Öyle bir kenarda düşünmenin ne bana ne de sana faydası yok çünkü. "Bir kişi, bir kişidir." diyerek çıkıyorum yola.  

"Sen ne biliyorsun da kime ne anlatacaksın be Mesrojo?" diyorsanız gayet haklı olduğunuzu belirtmek isterim. Fakat şimdi sizlere sorsam ve güvenli ortamda olduğumuzdan emin olsak en az 5-10 tane çok büyük kitleleri yönlendirdiği kabul edilen insanın aslında vasatın altında olduğunu çok net ifade edersiniz. Benim kimseyi yönlendirme derdim yok. Sadece sesli düşünme işleminin yazılı halini yapacağım. 

Şimdi ben buraya düşüncelerimi yazdığımda sizlerin akıllarınızdaki kim bilir hangi gruplara, hangi kesime ait olduğumu kararlaştıracaksınız. Fakat size temin edebileceğim tek bir şey var ki hiçbir düşünceye, gruba, partiye hatta Alex gittiğinden beri Fenerbahçe'ye bile ait hissetmiyorum. Sorun da  burada zaten. Ne güzel uy işte grup normlarına, düşünme işini bile lider kabul ettiğin kişi veya grubun genel düşüncesini benimseyerek aradan çıkar. Ama ben onu beceremiyorum. Çok denedim, gerçekten denedim. Olmadı. 

Şunu biliyorum ki sayın bireyler, sizlerin arasında da var ait olamayanlar, olmayanlar. Aranızda bunu güzel yönetenler görüyor, gıpta ediyorum hatta. Fakat ben yönetemiyor hatta durum içerisinde cebelleşiyorum. 

Kısaca söylemek istediğim şey şu; artık burada düşüneceğiz. Ben düşüneceğim sizler de belki "ne diyor yine bu?, hayır bak şu daha makul veya olabilir" gibi şeyler diyeceksiniz. Sizlerden tek ricam ise yargılamadan yaklaşın bu blog'a. Benim kimlerden, kimcilerden olduğumu değil de ne söylediğime odaklanın. 

Bir de unutmamanız gereken noktayı tekrar vurgulamak isterim; genel olarak hayat görüşü "değişim" üzerine kurulu olan bir birey olduğumdan pek çok konuda fikir değiştirmekten çekinmem. Şu anki bilgilerimle düşündüğüm şeyler yeni öğrenmelerim ve yaşantılarım neticesinde değişecektir değişmelidir. Tam da bu yüzden arka arkaya iki yazıda bile farklı şeyleri düşünmem gayet normal olacaktır. Buna çok takılmayın. 

Tekrar görüşeceğimiz zaman dilimine kadar yaşamaya çalışın. 

Hoşça kalın. 



30 Ocak 2021 Cumartesi

Hangi Araflar?

Naber, blog işleri benden bu kadarmış. Kelime haznemdeki kelime kombinasyonları, permütasyonları hatta ebob ekoku bile bitti. Bu konuların hiçbiri hakkında bir fikrim yok. Sınavdan sonra tüm öğrenmelerimi depolama alanı doldu uyarısıyla sildim, hatta sınavda oturduğum sırada bıraktım çıkarken. Bu yüzden dilbilgisi kuralları da kaldı o masada. Bağlaçları ayıramam eklerden bir haberim artık. Ben bazen nefes almayı unutmaktan korkuyorum dahi anlamındaki de'leri mi aklımda tutayım?


Neyse, darlandım biraz ondan geldim. Daha önce gelmeyi denedim ama ciddili yazmak benim harcım değil. Boş yapmak için de biraz motivasyon gerekliymiş meğer, en azından kendi kendineyken. Arkadaş ortamında biri boş yapmaya başlayınca devamı getirilir ama burada kimse o fitili yakmıyor. Fitili yakmak bana kalınca çakmağın yerini unutuyorum. Milyonların aklına çakmağı buldun mu da yazıyorsun ey Mesrojo cümlesi gelmiş olabilir hatta dilinizin ucuna kadar inmiş olabilir. Fakat bulamadım. Depresif olmamı gerektirecek özel hayatımda bir sebep yokken bile depresifim şu aralar. Hangi aralar değildim ondan da emin değilim ama konumuz bu değil.


Boş durmak zoruma gittiği için açtım kalbiniz kadar tertemiz olan bu sayfayı. Bunu yazmak da çok dolu bir iş değil biliyorum ama elden gelen buysa demek. Boş durmak konusuna dönelim. Daha önceki bir yazıda arada kendimizi nadasa bırakmaktan bahsetmiştim hatırlarsınız. Hatırlamayanlar sağ üstten hemen o yazıya gidebi şaka şaka burası Youtube mu? Dağıtmayalım konuyu. Heh işte ben o nadasa bırakma işini beceremiyorum şu aralar. Cehaletimin farkındalığı buna izin vermiyor. Çizgilerini benim algılarımın çizdiği o geliştirme davranışı için yapmadığım her şey huzursuzluğa neden oluyor. Dünyam yanarken ben kenara oturup çekirdek çitliyormuşum gibi hissediyorum. Altını çizmemiz gereken nokta benim dünyamın yanıyor olması, sizinki yansa bana ne der açarım bi dizi izlerim ama konu benim dünyam olunca çitlenen çekirdek bile boğazda kalıyor. Madem çalışayım, bir şeyler yapayım diyorum o da olmuyor. Bir isteksizlik hali var. Yapsam bile sanki sırf yapmak için yapmışım gibi. Klasik mesrojo duruşu olarak araflardayım yine.


Sebebini kendimden uzaklaştırmak için belirsizliğe atıyorum çoğu zaman. Bazen haklı olsam da genelde tek sebebi belirsizlik olarak sunmak belirsizliğe de ayıp oluyor. Belirsizlik ise tam da şu noktada başlıyor; Ülkenin dünyanın hali ne olacaktan benim sonum ne olacağa kadar uzanıyor. Zar zor bir bölüm kazandım, bölümden de okuldan da yeterince memnunken bir anda kurtulmak için 1.5 yılımı harcadığım, ne olursa olsun, neresi olursa olsun gidicem bu sene diye nefret kustuğum masada yazıyorum bu yazıyı. Bu masada okulu bitirmekten korkuyorum hatta. Üniversite kaydından sonra bu masada geçirdiğim zaman diliminin çokluğu benim mesleki hayatıma da zeval getirecek gibi. Psikolojime çoktan zeval geldi zaten. Lise hocalarımın ahını almıştım mübarek insanlarmış anca bu kadar tutabilirdi.
Azcık samimiyetine güvenebileceğim birisi nasılsın dese günlük yazar gibi dert anlatmaya başlıyorum, bundandır sizleri sürekli darlamalarım. Sorun şu ki herkesin yeterince derdi var kimse benimkilerle ilgilenmiyor. Atamadığım bu zehir iç dünyamı yavaş yavaş çürütüyor. Kangren olan dokunun alınmazsa tüm vücudu çürüteceği gibi. Derdimi tasamı da anlatmayı beceremiyor olmak da ayrı bir konu.


Sonunun daima araflara vardığı bir kısır döngüdeyim anlayacağınız.
Bir şeyler yapmam lazım hatta şunları yapmam lazım.
Ee yapayım o zaman.
Aaa yok içim almıyor.
Madem yat gitsin.
O da huzursuzluk yaratıyor.


Kendimden uzaklaşabilmeyi dilerdim, azcık çıkıp bu bedenden rahatlamayı. En kötüsü de şu ki bunlar daha iyi günlerim...




26 Ocak 2021 Salı

Gökyüzüne Açılan Pencere

    Beşer dakika arayla kurduğum alarmların dördüncüsünde göz kapaklarımı araladım. Pencereden içeri giren güneş ışığının sıcaklığıyla ısındı tenim. Uyanmıştım artık. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra mutfağa geçtim. Mutfaktan elimde tabakla dönüp masaya oturdum. Sağa çevirdim başımı, masmavi gökyüzüne baktım, derin bir nefes alıp döndüm önüme. Masadaki evrakları görünce çalışmam gerektiği aklıma geldi. Adı çalışma masası olsa da tek işlevi bu değildi. Sayısız kez gözyaşlarıma ev sahipliği yapmıştı mesela. Hayal kırıklıklarımın, özlemlerimin, lise ve üniversite hazırlıklarımın ev sahibiydi bu masa, ilk cv'mi de bu masada yazmıştım, gülümseyerek atılan mesajların da en yakın hatta tek şahidiydi. 25 yıldır uyandığım tüm günler gibiydi o gün de, tek fark takvim yaprağının üstündeki sayılardı. Aktörün hayatının tek günde değiştiği çok fazla film izlemiştim aslında fazla kurgusal bir olay olduğunu düşünmeme rağmen hayatımda öyle bir anı beklerdim. Kendi hayatımın iplerini elime alabilmek için.

    Ömrümün kendi yatağını bulup akmasını bekliyordum. Bir nehirde sürüklenen dal parçası kadar bile etkim yoktu kendi gidişatıma. Birileri söylediği için lise okudum, birileri söylediği için üniversiteye gittim hatta birileri "artık iş bul" dediği için işe girdim. Günümün yarısından fazlasını birileri dediği için girdiğim işe harcıyordum. Zamanla penceremin ardındaki o masmavi gökyüzüne doğru ilerlemeye başlayacaktım. Harekete geçmek için sürüklendiğim nehirden okyanuslara ulaşabilmeyi, hayatımın kendi kontrolümün altına girmesini bekliyordum. Ben beklerdim, benim olayım buydu. Kendi hayatımı yaşamak için bekliyordum, ta ki o güne kadar. O gün içerisinde sürüklendiğim nehir koca duvarları olan barajlara aktı. Uçsuz bucaksız okyanuslara ulaşabilmek için  kurduğum hayallerimin önüne aşılmaz setler çekildi.

    Küçükken ilmek ilmek işlenen bir düşünce vardı zihinlerimize "iyiler daima kazanır". Yalanmış. Kötü kalpli cadıların dünyasında tüm pamuk kalplere yetecek kadar zehirli elma varmış. Ben o pamuk kalplilerden değildim. Ama o pamuk kalpliler de kazanmadı. Yine de o kalpleri atmaya teşvik eden bir şeyler vardı; ev ev ayakkabının sahibini aratan kuvvet, "elbet bir gün" cümlesi kuran ağızlar, yaşamın ateşleyici kuvveti, alınan nefeslerin sebebi vardı. Sadece benim değil pek çok kişinin de hayatında gökyüzüne bakan penceresi vardı, olmalıydı. 

    Pencerem çamurla kaplandı o gün, taşladılar, kırdılar camını. Cam kırılsa da gökyüzü durmalıydı yerinde. Durmadı. Penceremi taşlayanlar gökyüzümü de çaldılar benden. Pencerenin de gökyüzünün de zihnimdeki her zerresini götürdüler yanlarında. Beni bile bırakmadılar bana.

    Göz kapaklarımı tekrar araladım. Bu kapattığım kim bilir kaçıncı alarmdı. Kalan üç alarmı da kapattıktan sonra uyanmam için yeterli bir sebep bulamadım. Tekrar uyudum. Birkaç saat sonra mide bulantısıyla gözlerimi açmak zorunda kaldım yine. Yataktan çıkmak için en makul ve neredeyse tek sebebim guruldayan midemdi. Uyanmanın anlamı yoktu o günden beri. Gökyüzüne bakan bir pencerem olmadığına göre yaşamak yalnızca alabildiğim nefeslerin verilebilmesinden ibaretti. O günden sonra ruhum, bedenim, zihnim bile rutubetlenmişti. 

     Pencerem kırıldığında takıldı ilk pranga, gökyüzüme layık görüldü. O gün kırılan pencereme birkaç tahta parçası çiviledim. Her çekiç hamlesi çok daha derinlere iniyordu. Masmavi gökyüzüne bakacağım penceremi çalanların beni mecbur ettiği o yeni karanlıkta kaybolmamak için kendi karanlığıma gömülmeyi tercih ettim, mavi gökyüzüne bir pencere açılana dek. 


PENCEREYİ KAPAMA!