26 Ocak 2021 Salı

Gökyüzüne Açılan Pencere

    Beşer dakika arayla kurduğum alarmların dördüncüsünde göz kapaklarımı araladım. Pencereden içeri giren güneş ışığının sıcaklığıyla ısındı tenim. Uyanmıştım artık. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra mutfağa geçtim. Mutfaktan elimde tabakla dönüp masaya oturdum. Sağa çevirdim başımı, masmavi gökyüzüne baktım, derin bir nefes alıp döndüm önüme. Masadaki evrakları görünce çalışmam gerektiği aklıma geldi. Adı çalışma masası olsa da tek işlevi bu değildi. Sayısız kez gözyaşlarıma ev sahipliği yapmıştı mesela. Hayal kırıklıklarımın, özlemlerimin, lise ve üniversite hazırlıklarımın ev sahibiydi bu masa, ilk cv'mi de bu masada yazmıştım, gülümseyerek atılan mesajların da en yakın hatta tek şahidiydi. 25 yıldır uyandığım tüm günler gibiydi o gün de, tek fark takvim yaprağının üstündeki sayılardı. Aktörün hayatının tek günde değiştiği çok fazla film izlemiştim aslında fazla kurgusal bir olay olduğunu düşünmeme rağmen hayatımda öyle bir anı beklerdim. Kendi hayatımın iplerini elime alabilmek için.

    Ömrümün kendi yatağını bulup akmasını bekliyordum. Bir nehirde sürüklenen dal parçası kadar bile etkim yoktu kendi gidişatıma. Birileri söylediği için lise okudum, birileri söylediği için üniversiteye gittim hatta birileri "artık iş bul" dediği için işe girdim. Günümün yarısından fazlasını birileri dediği için girdiğim işe harcıyordum. Zamanla penceremin ardındaki o masmavi gökyüzüne doğru ilerlemeye başlayacaktım. Harekete geçmek için sürüklendiğim nehirden okyanuslara ulaşabilmeyi, hayatımın kendi kontrolümün altına girmesini bekliyordum. Ben beklerdim, benim olayım buydu. Kendi hayatımı yaşamak için bekliyordum, ta ki o güne kadar. O gün içerisinde sürüklendiğim nehir koca duvarları olan barajlara aktı. Uçsuz bucaksız okyanuslara ulaşabilmek için  kurduğum hayallerimin önüne aşılmaz setler çekildi.

    Küçükken ilmek ilmek işlenen bir düşünce vardı zihinlerimize "iyiler daima kazanır". Yalanmış. Kötü kalpli cadıların dünyasında tüm pamuk kalplere yetecek kadar zehirli elma varmış. Ben o pamuk kalplilerden değildim. Ama o pamuk kalpliler de kazanmadı. Yine de o kalpleri atmaya teşvik eden bir şeyler vardı; ev ev ayakkabının sahibini aratan kuvvet, "elbet bir gün" cümlesi kuran ağızlar, yaşamın ateşleyici kuvveti, alınan nefeslerin sebebi vardı. Sadece benim değil pek çok kişinin de hayatında gökyüzüne bakan penceresi vardı, olmalıydı. 

    Pencerem çamurla kaplandı o gün, taşladılar, kırdılar camını. Cam kırılsa da gökyüzü durmalıydı yerinde. Durmadı. Penceremi taşlayanlar gökyüzümü de çaldılar benden. Pencerenin de gökyüzünün de zihnimdeki her zerresini götürdüler yanlarında. Beni bile bırakmadılar bana.

    Göz kapaklarımı tekrar araladım. Bu kapattığım kim bilir kaçıncı alarmdı. Kalan üç alarmı da kapattıktan sonra uyanmam için yeterli bir sebep bulamadım. Tekrar uyudum. Birkaç saat sonra mide bulantısıyla gözlerimi açmak zorunda kaldım yine. Yataktan çıkmak için en makul ve neredeyse tek sebebim guruldayan midemdi. Uyanmanın anlamı yoktu o günden beri. Gökyüzüne bakan bir pencerem olmadığına göre yaşamak yalnızca alabildiğim nefeslerin verilebilmesinden ibaretti. O günden sonra ruhum, bedenim, zihnim bile rutubetlenmişti. 

     Pencerem kırıldığında takıldı ilk pranga, gökyüzüme layık görüldü. O gün kırılan pencereme birkaç tahta parçası çiviledim. Her çekiç hamlesi çok daha derinlere iniyordu. Masmavi gökyüzüne bakacağım penceremi çalanların beni mecbur ettiği o yeni karanlıkta kaybolmamak için kendi karanlığıma gömülmeyi tercih ettim, mavi gökyüzüne bir pencere açılana dek. 


PENCEREYİ KAPAMA!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder