21 Aralık 2020 Pazartesi

Son Bunalım Bükücü

    Konulu yazı yazmayı becerebilecek kadar blogger olamadığımdan yine spontane gelişen bir yazı okuyorsunuz. Kendiliğinden kelimesi yerine spontaneyi kullandım, çünkü blog linkine tıkladığınızda yeterince Anadolu kokusu saçılıyor etrafa. Anadoluluk sislerini birazcık azaltması ve blog dünyasının elitizmini yakalayabilmesi açısından bu kelimeyle devam edeceğim. Şunu da eklemeden geçmeyelim ki yazıyı okuyan milyonlar Anadolu’yu küçümsediğimi zannetmesin. Anadolu’yu küçümseme hakkına sahip olabilecek en son kişi benimdir muhtemelen. Bir aralar bayağı ünlenen aile soyumuzu görebildiğimiz uygulamadan kontrol ettiğim üzere 1071 Malazgirt Savaşı'nda Türk'lere Anadolu'nun kapısını muhtemelen büyük büyük dedem açtı. Çünkü kendileri, bırakın başka kıtalardan göç etmeyi köyden bile çıkmamışlar. Buradan şu sonucu da çıkardım; konfor alanından çıkmamak bizim genlerimizde varmış Bugüne kadar kendimi üşengeçlikle çok suçladım fakat üşengeçliğim damarlarımda akan kanla geçmiş bu naçiz vücuduma. Bu sebeple artık kendimi üşengeçlikliliğim konusunda değil üşengeçliliğime karşı gelmeme engel olan iradesizliğimle suçlayacağım. İradesizlik demişken karşınızda tam bir iradesizlik timsali bulunduğunu sakın göz ardı etmeyin. 
    Bu mükemmel sene içerisinde başlamış fakat bitirememiş olduğum, derdimin dermanı geleceğimin inşasındaki çimentom olacağını hedeflediğim İrade Terbiyesi kitabını hala bitiremedim. Kitaba başlarken irademe meydan okuyarak başlamıştım fakat şu an iradem açık ara galibiyetini kutlamakta. Ben yine de bir umut 2021'e girmeden kitabı bitirmeyi hedefledim. Fakat bitirmem için okumamın gerekmesi çok saçma. Okuyarak bitemeyecek bir kitap olduğunu, bitse dahi irade terbiyesi konusunda başarılı olamayacağına inanıyorum artık. En azından benim irademe karşı... Kitapta okuyabildiğim yerlerde sürekli gençlerin eğlence peşinde olmasından yakınan bir yazarla karşılaştım. Yazarı haksız bulmamla kitabı okumamın zorlaşması aynı sayfalara denk gelmekte zannımca. Yazarın biraz da hayatsız olduğunu düşünüyorum. Asosyal bir birey olduğundan şüphelenmeden edemiyorum. Neyse. Yazar okuduğum yere kadar tavsiye olarak sadece "okuyun guzum, okuyun da memur olun" diyen ananem gibi yazmış. Yazara göre hayatımızdaki ciddiyetsizlik bizi iradesizliğe yönlendiriyormuş. Fakat ben ne eğlenmenin zararlı bir durum olduğunu düşünüyorum ne de gelişim açısından hiçbir şey ifade etmediğine katılıyorum. 
    Hepimiz bazen yataktan çıkmadan o günü geçirmek isteriz, elimize kitap almadan haftalarımız geçiyor ya da dersler, ödevler, sunumlar derken bunalmışlık hissi etrafımızda öyle bir atmosfer oluşturmakta ki kimimizin yemek yemeye dair bile bir hevesi kalmıyor. Tahmin edebileceğiniz üzere ben bu zamanlarda tam tersi yemek odaklı yaşama geçiş yapıyorum. Anlamsız filmler, diziler izlemek dışında hiçbir şey yapmak istemiyorum. Bu gibi dönemlerden çıkmanın kendimce en kolay yöntemi sevdiklerimizle, arkadaşlarımızla stressiz geçirilen birkaç saattir. Özellikle kış mevsiminin griliğinden zerre hoşlanmayan şahsım için içerisinde bulunduğumuz pandemi döneminde yaparken keyif aldığım aktiviteler arasında uyumanın hemen ardında arkadaşlarımla buluşmak gelir. O günlerde oturur okey oynarız -üç kişi olmamıza rağmen-, yeriz, içeriz. Eğer haftada o bir gün çıkmasam deşarj olabileceğim bir durum yaratmakta çok zorlanıyorum. Fakat sizler oyun oynarken, yemek yaparken, Müge Anlı'yı seyrederken, resim çizerken, uyurken,  bomboş tavana bakarak şarkı dinlerken deşarj oluyorsanız, olun. 
    Kendi dünyalarımızı daha güzel ve istendik duruma getirebilmemiz için bu tarz bunalımlı durumlara girecek kadar stresle cebelleşirken bu gibi durumlarda kendimizi nadasa bırakmak en doğal hakkımızdır. Bu tarz bunalımlı dönemlerde sürekli kendimize aşıladığımız kişisel gelişim adına yapmayı hedeflediğimiz şeyler konusunda kendimizi yönlendirmeye çalışmamız bunalım dönemini daha da uzatmamıza neden oluyor gibi. Hani ödev yapmak için hiç haliniz yokken o ödev bitmez ya öyle bir durum ya da okumak istediğiniz 500 sayfalık kitabın okumaya kendinizi zorladığınız 100 sayfalık kitaptan önce bitmesi gibi. Bu süreçlerin doğal ve olası olduğunu unutmayın. Herkes, en azından çoğu yaşıtlarımız yaşıyor bu durumu. Bu dönemler için kendinizi suçlamaktan vazgeçin, 2 günde geçecek bu can sıkıcı durumun 4 5 güne yayılmasına sebebiyet vermeyin. Bu dönem geçecek fakat bu dönemi yaşamanıza izin verin. Daha önce de söylediğim gibi daima mutlu, enerjik, verimli, üretken olmamız şart değil. Bazen oturup biraz dinlenmek gerekir ve nasıl dinlenebileceğiniz sizin inisiyatifinizdedir, pek kıymetli akıl hocalarının değil.

15 Aralık 2020 Salı

Buyurun Dert Menüsü

    Bu yaz yine evde kalınca boşluktan anlamsız depresyonlara girdiğimi fark edip çalışmaya başladım. Garsonluk yaptığım kafeye gelen müşterilerden "Sıcak içeçeklerden neler var?, Neyli milshake'leriniz var?, Tatlı çeşitlerinizi görebilir miyim?" gibi cümleleri fazlaca duydum tabii. Garsonluk konusundaki engin tecrübelerimden başka ve daha keyifli bir yazıda bahsederim muhtemelen. Çünkü bu yazının keyifsiz olmasını planlıyorum. En azından bahsedeceğim konu benim keyfimi kaçırıp yer yer tiksinmeme neden olabiliyor. Peki bu çok doğal olarak seçenek değerlendirmesi yapmak isteyen vatandaşlarımızın benim keyfimle ne alakası var? Vatandaşların değil ama seçenek değerlendirmesi yapan bazı bireylerin seçenek değerlendirmesi yaptığı başka bir konu fazlaca keyfime etki etmekte. Dertlerimizden  bahsedeceğim bu yazıda, daha doğrusu yaramıza merhem olamayıp tuz olmaktan da kaçınmayan kişilerden. Yavaş yavaş giriyoruz meseleye. Kemerlerinizi bağlamanıza gerek yok herhangi bir aksiyona giremeyecek kadar yaşlıyım. 

    Üzüldüğünüz bir anınızı anımsayın ve birisi gelip nedenini anlatmanızı istiyor. Acılar paylaştıkça azalır diyen atalarımıza güvenip anlatıyorsunuz. Karşınızdakinden de neşenizi yerine getiremeyecek olsa bile en azından halinizden anladığını gösterecek bir iki cümle duyma umuduyla yavru köpek misali bakarken duyduğunuz cümle; "Buna mı üzüldün?" oluyor. Benim yazarken bile tansiyonum yükseldi. Tabii hata sizde, duygu durumunuzu neyin etkileyeceğine dair bu bireyin hazırladığı listeye bakmadan bir şeye üzülmek gibi bir rezalet kabul edilemez. Hemen özür dilemelisiniz yanınıza gelen halden anlama seviyesi çok yüksek olan bireyden. "Üzüldüğüm için özür dilerim, üzüldüğüm için üzgünüm" Kulağa saçma geliyor değil mi? saçma çünkü. Neye, niçin, nasıl ve ne seviyede üzüleceğinize birisinin karışması söz konusu bile olamaz ama oluyor. Bu derdiniz beğenilmedi maalesef. Müdürle konuşup ücretini almamayı teklif edip özür dilemeniz gereken müşteriymiş meğer yoldaş sandığınız kişi. Daha iyi dertler bulduğunuzda tekrar deneyiniz.

    Şimdi dert menüsünden daha etkileyici ve üzülünebilir, ağlanılabilir bir dert seçiyoruz. 

    Çok sevdiğiniz ve manevi değeri hayli yüksek olan aksesuarınızın başına zeval geldi. Koşa koşa gittiğiniz kişi, az önceki pek empati yeteneği yüksek olan birey. Bu sefer de kalkıp "Ya hu alt tarafı bir kolye/yüzük/saat" diyor. Gözyaşlarınızı içinize akıtıp meseleyi kapatıyorsunuz. Maalesef yine olmadı ama biz sizi çok sevdik, alın bu da teselli hediyeniz🎁. Daha iyi dertler bulduğunuzda tekrar deneyiniz. 

    Aldık yine menüyü elimize. Bu sefer olacak inancıyla sayfaları çeviriyoruz. Bu değil, bu hiç değil, bunlar olamaz, bunlar sıradan, bunlara herkes ağlıyor. Bize daha etkileyici dertler lazım. En arka sayfalardayız, hah işte bu. 

    Çekirdek ailenizde bulunan sizin dışınızdaki herkes evdeyken bir kıvılcımla yapayalnız kalıyorsunuz bu hayatta. Bu sefer bir farklılık oluyor. Aynı empati yeteneği yüksek birey sizin gitmenizi beklemeden geliyor. Çok düşünceli olduğundan peçetesini falan alıp gelmiş. "İyi bari" diyorsunuz bu sefer ağlayabilirsiniz, beklenen onay geldi. Sarılıp ağlaşıyorsunuz. Görev tamam. Beğendirdiniz artık derdinizi. Bu seçenek başarılı bulundu. 

    Elimizde bir dert menüsü olmadığından ya da her birimizin biricik olması dolayısıyla çeşit çeşit duygularımızın, hassasiyetlerimiz ve algılarımızın olması olaylara, durumlara verdiğimiz tepkileri etkiliyor. Benim umurumda olmayacak bir olay sizin bayağı da umurunuzda olup ruh halinizi etkileyebilir. Siz çok önemli bir şansı kaçırdığınızda "tüh!" deyip geçebilirsiniz ama ben yazı yazdığım sayfaya çay döküldüğü için ağlayabilirim. -bu kadar ruh hastası deği...üüf tamam ağladım.- Belki yaşadığımız durumdan çok sonucuna ağlıyoruz. Dersten kalınca o arkadaşınızın ailesinden psikolojik veya fiziksel şiddet görmediğinden emin miyiz ki üzülüyor diye yargılayacağız. Sonuç olarak herkesin bambaşka iç dünyaları, bambaşka hayatları varken herkesin farklı renkleri sevmesi kadar temel bir farklılıktır duygularımız.  

    Ayrıca bizim derdimiz bize yetiyorken size niye yetmiyor sayın bireyler? Ona mı üzüldün, buna mı ağladın, yok efendim ne önemi var? Var ki ağlıyoruz. Alt tarafı üzüleceğim, alt tarafı iki damla gözyaşı dökeceğim. İlla sevdiğim birinin mezarına toprak mı atayım, kolum bacağım mı kopsun? Bırakın insanlar ağlasın, üzülsün. Nerden geliyor sanki dünyaya gönderilmemizin ardındaki engin gayenin mutlulukta ve huzurda saklı olduğuna olan inancınız? 

     Üzgünüz size tatmin olacağınız bir dert dinletemediğimiz için. Tabii siz üzülmemize izin verirseniz.

Ufak bir teselli.

11 Aralık 2020 Cuma

Hoş gelişler ola 2021!

    Aman da aman yeni yıla yine bir sürü hedef koymuşuz, tıpkı 2020'ye girerken yaptığımız gibi ya da 2019'a, 2018'e... Hedef koymak bedava ama keşke gerçekleştirememek bari parayla olsaydı. Başka türlü iflah olamayacak gibiyim çünkü. Siz nasıl iflah oldunuz abiler? -Eyvah! eril dil kullandık, feministliğimize zeval gelmemiştir umarım.- Sahi nasıl oldu da yapacağım dediğiniz şeyi gerçekten yaptınız? Hayır, çünkü ben hobi olarak hedef koyar, radikal kararlar alırım. Fırsat bulduğum başlangıçlara hemen yapıştırım; "Pazartesiden itibaren erken uyanacağım, okul açılınca düzenli ders çalışacağım, temmuzda 9 kitap bitireceğim..." Uygulamaya gelince; aradığınız Mesrojo doğmamış taklidi yapmaktadır. Hal böyleyken ne heves kalıyor ne başka bir şey. Buraya da bu yüzden atladım, belki sorumluluk sahibi bir birey olmam konusunda faydası olur diye. Tabii önce bir blog hesabım olduğunu unutmamam gerekir. 

    Eskimiş ve bizi fazlaca yıpratmış olan 2020'nin son haftalarında yine bir umut bir şeyler yazdım, çizdim fakat ben zaten bu yarışa mağlup başlıyorum. Unutuyorum çünkü. Ya hu insan hedefini de unutur mu, kendine gel. Bir blog yazısı yazmakta olduğum için biraz felsefe yapmam gerekiyor, sanırım işin raconu böyle. Bu kadar hedef koyup uygulamada tırt olduğumu fark edince "Acaba ben yeterince ikna olmadım mı bu hedefin gerekliliği konusunda?" diye düşünüyorum. Sonra aynı hedefi 2019'da da koymuştum, 2018'de de hatta "Höh artık!" demeyin ama 2017'ye girerken de not düşmüştüm bir deftere. Bu kadar senede ikna olamadım mı acaba gerekliliğine? O kadar seneden sonra DNA sarmalımın bir kenarına dahi işlenmeliydi bu hedef. N'apsam, salsam mı acaba? Gerçi salmasam da uygulayamadığıma göre iki ucu sallanmış bir değneğe dönüşüyor. 

     2020'ye girerken aldığım kararları okusanız, gülmekten ölürsünüz. Tamam o kadar da gülmezsiniz en azından gülmemelisiniz, örselenirim çünkü. Örselenmeye müsait bir yapıya sahibim. Neyse. Aman Allah'ım 2020'nin sayı olarak muntazamlığının etkisi ve artık üniversite öğrencisi olduğumun farkındalığının gazıyla yazmışım da yazmışım. Sanki babamın hedef tarlaları varmışçasına.... Yok efendim düzenli kitap okuyacakmışım, yok efendim erken uyanacakmışım üstüne üstlük sağlıklı beslenecekmişim. Sağlıklı beslenmenin kelime anlamını dahi bilmeyen Mesrojo'ya bak, diyelim ki sağlıklı beslenme konusunda bilgi edindin -malum hastalık çıkmadan önce- devlet yurdunda kalıyorsun, beslenebildiğine şükretmeliydin. Bana kalırsa en saçması diğerlerinin saçmalık seviyesini geçerek her ay bir makale okuma hedefiydi. Yav kardeşim sen hayatında kaç kere makale okudun ki utanmadan bunu sistematikleştirmeye çalışıyorsun?

    Şimdi bu yazıyı okuyan milyonların aklını kurcalayan bir soru  olacaktır; "Durumun bu kadar farkındaysan niçin 2021'e girerken de uygulamadığın kararları tekrar aldın?" Umut fakirin ekmeğidir dostlar. Ekmek yoksa sizler pasta yiyiniz, afiyet olsun. Ben hiç almayayım yeni yıl kararlarımda yine sağlıklı beslenme var çünkü. Kimselere söylemeyin ama bir de karar almadan yeni yıla girersem boş adamlığımı -eril dil için özür dilerim, yaşasın cinsiyet eşitliği!- kendi gözüme sokmuş olurum. Kendimle aramı bozamam, zaten kimsem kalmadı kendimden başka. Malum karantina...

    Tüm tutarsızlıklarıma, saçmalıklarıma, kilolarıma hatta cehaletime rağmen yeni yıldan sağlık, mutluluk vesaire dilemekten de geri kalamam maalesef. Umarım 2021'de sokağa çıkarken anahtarımızı ve telefonumuzu içeride unutmamaya gayret gösterirken dezenfektan ve maske aklımıza gelmek zorunda kalmaz. Dikkat edin kendinize, sevdiklerinize. Sizi sevenleri de unutmayın. Sevilmek de bir nimettir dostlar. 

Hoşça kalmanız dileğiyle...


Ben mesela uçarım

10 Aralık 2020 Perşembe

Biraz da Nostalji

    Lise sıralarındayken öğle tatilinden bir önceki dersin son 10 dakikasında eve gidip annemin hazırladığı kahvaltıyı yemek için heyecanlanırdım. Hoca daha dersi bitirmeden ben çoktan toplanmış olurdum. Eve giderken vakit kaybetmemek ve o sofranın başında daha uzun oturabilmek adına çok önemli bir hamleydi bu. Tek heyecanlanan ben değildim zannımca. Bunu hocanın “daha zil çalmadı niye toparlanıyorsunuz?” demesinden anlardım.

    İlçe küçük malum, o yüzden okuldan eve giderken kullanmayı seçebileceğim pek bir yol seçeneğim olmuyordu. Kim bilir kaç kere önünden geçtiğim dükkanların önünden geçerek -ki bu dükkanlardan en çok gelinlikçi dikkatimi çekerdi, renk renk kocaman etekleri olan elbiseleri dizerlerdi vitrine. Her geçişimde başka birini beğenirdim- eve giderdim. Zile basar koşa koşa içeri girerdim, sanki acele etmesem aç kalacakmışım gibi. 

    Öğle yemeği için eve gitmenin bu kadar duygusal bir durum olduğunu üniversite birinci sınıfta fark ettim. Öğle yemeği saatine doğru bitecekti ders, saate baktım dakikalar kalmıştı ders bitimine. Huylu huyundan vazgeçmez işte, ufak masamdaki tükenmez kalemimle a5 boyutundaki kareli defterimi -tüm dersler için onu kullanırdım- çantama koydum. Tam o anda defalarca geçtiğim yollardan geçip eve gitmeyeceğim geldi aklıma. Daha birkaç ay önce çıkarttığım ego kartımla -Ankara’da toplu taşımalarda kullanılan kart- otobüse binebilirsem, ki binebilmek büyük nimet, yurda gidecektim. Üstelik yurtta annem de yok. Anlayabiliyor musunuz, annem yok. Annem nasıl olmaz? Annem olmalıydı ama yoktu işte.

    O gün annemin hazırladığı öğle yemeğini yiyebilmenin büyük bir nimet olduğunu anlamıştım. Aile evinden ayrıldığım andan itibaren hiç o günkü kadar hüzünlenmemiştim. Ayrılık, ayrılık gibi hissettirmiyordu çünkü bana. Bulunmadığın yerden ayrılamayacağın gibi bir durum.

    Ee anlattın ya ev, kahvaltı, anne falan ne oldu şimdi?

    İşte ne olduğunu ne zaman olduğunu hatırlamıyorum ama üniversiteye giderken bavulumu alıp çıkmadan önce de ev, annemin eviydi benim için. Buraya, bu eve, bu şehre, bu ülkeye ait hissetmiyordum. Bir şeyler oluyor, yaşanıyor fakat hiçbirini ben yapmıyorum. İtmediğim bir hayatın tepkisini yaşıyormuşum hissi vardı. Gregor Samsa güne böcek olarak gözlerini açtığında etrafındaki hiçbir şey, hiçbir kimse aynı değildi ya onun gibi. Gregor’un odası, eşyaları, ailesi değişmedi. Her şey aynıydı. Akşam evinde, ailesiyle beraber uyuyan Gregor, sabah hareket ederken zorlandığı bir odada uyandı, üstelik ailesi de artık onu tanımıyor hatta ondan korkuyordu. Kesin olan bir şey vardı; Gregor artık oraya ait değildi.

    Ben böcek olmadım elbet ama keşke olsaydım, hayatıma biraz renk gelirdi. Sırtıma saplanan meyve parçasından dolayı ölmek büyük ihtimalle kendi ölüm sebebimden daha etkileyici olurdu. Sonuç olarak böcek olmak nasip olmadı bu kardeşinize. Kimse beni görünce çığlık da atmadı. Ama bir şeyler olmuştu muhakkak. Ünlü düşünürün de dediği gibi “Hiçbir şey olmasa bile kesinlikle bir şeyler oldu ama fark edemedik.” Yoksa neden durduk yere eve gitmek istesin insan evdeyken?  

    Hissedemediğimiz bir şeyler dönüyor etrafımızda, en azından etrafımda. Anlamsız duygusallıklar yaşayıp, dokunsalar da ağlasam diye pusuda bekliyorum. Şimdi soracak olan milyonlar olur diye söylüyorum, "Anlat hadi, ne derdin var?" diye sormayın. Zaten bana sorsanız "Dünyanın tüm acısını, kederini ben çekiyorum." derim. Durduk yere kollarımı jiletlemeden acılarım geçmeyecekmiş gibi hissettiren asi bir genç bağırıyor içimden. Tabii ki jiletlemiyorum kolumu, canım tatlıdır benim. Zaten jiletlesem bile ne değişecek ki vücudumda bulunan kanın litresinden başka? Biraz vizyonlu efkarlanalım arkadaşlar. Gerçi bu mecradaki en vizyonsuz şahsın yazısını okumaktasınız, çaktırmayın. 

    Hayatım da tam olarak bu yazı gibi işte. Keyifli nostaljik öğle yemeğinden jilet çekme meselesine geçiş yapabilecek bir hayat. Benim de heybeme bu hayat düşmüş, yaşayacağız mecbur. Siz de yaşayın. Oyunu kurallarına göre oynamak lazım çünkü. Yok öyle yenilince “küstüm ben, oynamıyorum demek.” Mahalle içinde bile kabul görmeyecek bu tarz mızıkçılıklarla hayat ilerlemez. Bu yüzden akademik kariyer yapmaya karar verdim. Şimdilik hedefim sınıf geçmek, elbet bir gün daha büyük hedefleri olan, istikrarlı, kaliteli, seviyeli bir hayat süreceğimi umut ediyorum. 

O günler gelene kadar bekleyeceğiz. 

Ben beklerim.

Benim olayım bu.

Öhmm öhmmm

Hoş Bulduk

 

   Tutunamayanların başrolü, tutunamayacağı bir başka mecraya daha elini uzattı. Uygulanamayacak yeni yıl kararlarının arasına bir yenisi daha eklendi bugün. Ben olanca melankolim ve bir o kadar da damarlarımda akan ciddiyetsizlikle aranızdayım. Kendime hoş bulduk yazısı yazacağım aklıma gelmezdi fakat daha nice şeyler yaşadık aklımızın ucundan dahi geçmeyen, o yüzden hoş bulduk yazısının bana koymayacağını umut ediyorum.  

    Peki niye geldim? Pandemiden önce blog hesabı olmayanı üniversiteden mezun etmeyeceklerine dair rivayetler duymuştum. Bir de ortamlarda “Geçen bloğumda da yazdım hatta” cümlesini kuran bireylerle beraber yaşamımı sürdürmeye devam ederken yetmiyormuşçasına malumunuz online hayata geçtik. Ama nasıl geçiş… Geçtiğimizden beri herkes yıllardır arkasına sığındığı “Yapmak istiyorum ama gerçekten vaktim yooook” diye üstelik yok’u uzatarak dramatize ettiği bahaneyi sunamaz oldu. Mecburen kitap kahve ikilisine bir de üretkenliği eklemek durumunda kaldı. Ee bardaktan boşanırmışçasına blog linkleriyle karşılaşmaya başlayınca her öğrencinin hayallerini süsleyen kafe açıp bir ay sonra batırmak kadar cazibeli bir fikir gibi hissettirmeye başlamıştı artık. Mecburen blog açıp batıracaktım yine bir çok şeyi. Batırmakla da kalmayıp elime yüzüme bulaştırıp el alemi kendime güldürmeden rahat etmeyecektim.

    He bir de duyduğuma göre herkes fazlasıyla haklıymış bu mecralardaki. Herkes eğitimli, saygılı, tutarlı insanlarmış. Okumaya değer fikirleri olan bireylermiş hepsi. Şimdi benim de onlardan olduğumu sanacağınız kısma gelmişken belirtmek isterim ki ben onlardan olmak için gelmedim buraya. Tam tersi, okurken yüzünüzü buruşturduğunuz tipim ben. Bağnaz, cahil, tutarsız… Tüm suçlamaları üstüme almaya geldim, dünyanın bu halde olmasının sebebi olarak geldim. Hani diyor ya sahabe "Cehennemde vücudum büyüsün tâ ehli imana yer kalmasın.heh işte ben oyum. Yok yok, Ebu Bekir değil. Sizlerle hiiiiiç alakası olmayan, tüm kötü, olumsuz, evlat olsa sevilmez diyeceğiniz sıfatların sahibi. Hepsini alıyorum üstüme. Sizlere naif, hoş, pembe yapraklı çiçek emojisi atılacak sıfatları bıraktım. Ben daha bu insanlık için ne yapabilirim diye düşünürken engin düşüncelerimden faydalanmanız için blog hesabımı da açtığıma göre pek bir şey kalmadı sanırım geriye.

    Her neyse.

    Son olarak hoş bulduk yazımda belirtmek istediğim nokta şu ki; 1 saat önce söylediğim şeyin sorumluluğunu almayacağım gibi bir önceki yazımın sorumluluğunu da asla almıyorum üzerime. Yazdıklarımdan ve yazacaklarımdan asla sorumlu değilim. Bir gün a derken diğer gün b demekle kalmayıp c, d bile diyebilirim. Hatırlatırım; tutarsızlık ve ona benzer tüm olumsuz sıfatlarınızı sahiplenmiştim zaten. 


 HOŞ BULDUK.