17 Şubat 2021 Çarşamba

Mülteci Olamayan Suriyeliler

 Selam, bu yazıda toplumumuzun kanayan yarasına dokunacağım. Haa yok kadın cinayetlerine değil, en azından şimdi değil. Sığınmacılardan bahsedeceğim biraz. Tahmin edebileceğiniz üzere Suriyeli sığınmacılardan. Sığınmacı kelimesine dikkat ediniz, neden mülteci değil de sığınmacı kelimesini kullandım? Farklı kavramlar olması değil asıl mevzu, sığınmacılarla mülteciler arasında bazı haklara sahip olma konusunda fark var. Ben de daha yeni öğrendim bunu. Mülteci olarak tanımlanan gruba karşı mültecileri topraklarına alan devletlerin belirli hakları tanıması gerekir. Hak dediğim de öyle çok bir şey değil, insan hakları. Yaşama, eğitim, sağlık gibi temel şeyler. 

Türkiye'deki Suriyeliler ise mülteci statüsüne giremiyorlar, onlar sığınmacı olarak kalmak zorundalar. Bunun sebebi Türkiye'nin AB ile zamanında imzaladığı anlaşma. Anlaşmaya göre Türkiye sadece Avrupa ülkelerinden gelen sığınmacılara mülteci statüsü verebiliyor. Bunun meali şu; Türkiye'ye sığınan insanlardan sadece Avrupa devletlerinden gelenlere insan hakları tanıyacak. 

Şimdi aklınızda "ee bunlar mülteci bile değilse neden bu kadar yardım yapılıyor?" sorusunun versiyonları geçiyordur. Onun da sebebi güzide insan hakları merkezi Avrupa, bu kişilerin Avrupa sınırlarına geçmemesi için Türkiye'de kalmalarını sağlamak istiyorlar. Avrupa'ya gidip tüm eğitim, sağlık, sosyal yapılarını bozacak olan bu sığınmacıların o ülkelere girmeleri halinde kilitlenecek sistemlerinin zararı çok daha fazla olacağından Türkiye'ye sığınmacılar için fazla fazla ödenek yolluyorlar. Bu ödeneklerin miktarına ulaşmak ufak bir araştırmanıza bakar. 

Türkiye milletinin en büyük problemi yanlış taraftan nefret etme, yanlış tarafı hatalı kabul etmek. Sığınmacıların ülke girişinden sonra belki en suçsuz taraf Suriyeliler. Lütfen kalkıp "Aynı şey bizim başımıza gelse onlar bizi almazdı. Topraklarını savunsalardı." gibi vicdandan yoksun cümleler kurmayın. Yok efendim aynısı bizim ülkemizde olsa biz kaçmaz savaşırmışız, sayın birey şu an ülkede savaş olmamasına rağmen tüm hayatını başka ülkelerde sürmek isteyecek o kadar çok insan var ki hiç öyle sandığın gibi bir durum söz konusu değil. 

Anlıyorum kızgınsınız, siz işsizken onlar çalışıyor, size verilmezken onlara sürekli yardım geliyor. Ama üstü örtülemeyecek bir durum var ki senin, benim bu memleketin vatandaşlarının durumunun sebebi sığınmacılar değil. Sığınmacıların derdi senin işsiz kalman değil kendisinin, eşinin, evlatlarının karnını doyurmak. Bunu yapmamalarını isteyemeyiz değil mi? Sen açsın, o aç ama sen onu suçluyorsun makul değil bu. Kızgınlık yanlış tarafa yöneliyor. Bir iş var. Sen de o işe girmek zorundasın, sığınmacı da işveren olabildiğince sizin paranızdan kısmak için daha az para teklif ediyor, sigorta yaptırmayacağını söylüyor sen kabul etmiyorsun haklı olarak ama sığınmacı mecbur kabul ediyor. Sen sığınmacıdan nefret ediyorsun. İşverenin fırsatçılığı aklına bile gelmiyor. Kızgınlık yine yanlış tarafa yöneliyor. 

Pek çok konuda durum böyle. Gelen ödenek sığınmacı için geliyor, sığınmacıya veriliyor ki rahat etsin Avrupa'ya geçmek istemesin hayatını Türkiye'de kursun. Ee bir de sığınmacıların ülkeye girmeye başladığı ilk günden beri sürekli değişen, tutarsız politikalar da söz konusu. Açık Kapı politikasıyla ilk başlarda gelenlerin kaydı tutulmadan ülkeye girişleri, bazı hastalıkları konusunda aşıları olmaması, dil bilmiyor olmaları, mecburiyetten dilenmeleri gibi pek çok problem yaşandı. Yine suçlu Suriyeli sığınmacılar değildi, kararları ve uygulamayı yönlendiren onlar değildi  hiçbir zaman. Fakat bizlerin kızgınlığı yine yanlış tarafa yönlendi.

Bir de kültür çatışması var ki benim en anlam veremediğim fakat insanların bayağı nefretini çeken bir durum. Çok eşliler, çok çocuk yapıyorlar gibi şeyler. Üstelik çok kültürlü bir toplum olarak buna bu kadar takılmamızı anlayamıyorum. Gerçi batıdan belli düzeyde ve düzensizce doğuya göç gerçekleşse de karşılaşılması çok doğal bir kültür çatışması gibi. Örneğin; çok eşlilik. Adamların ülkesinde yasalmış evlenmişler. Bir adamın 3 karısı pek çok da çocuğu var. Savaştan kaçıp sığındılar Türkiye'ye. "Pardon, bizim ülkemizde çok eşlilik yasak ve tasvip edilmeyen bir durum lütfen tek eşiniz dışındakileri boşar mısınız?" Mantıksız değil mi? Dil bilmeyen, iş bilmeyen, çocukları olan kadınları boşaması dışında bir çözümünüz var mı? Her şeyi bir kenara bırakın doğudaki çok eşliliği engelleyebildik mi ki Suriyelilerin çok eşliliğini eleştiriyoruz. 

Çok çocuk yapmalarına gelince, nedenini bilemiyorum fakat bizim kültürümüzde de bu durum böyle değil midir? Kültürel olarak çok çocuk sahibi olmaktan bahsetmiyorum. Maddi durumu kötü, eğitim seviyesi düşük bireylerin de genelde eğitimli, maddi olanakları daha yüksek olanlara göre sayıca fazla çocuk sahibi olma oranları daha yüksek. Bunu inkar edemeyiz sanırım. Peki bu maddi durumu kötü olan kişiye " Ya senin paran yok çocuk yapma." diyebilir miyiz? Desek bile ne kadar etkili olur? 

Bazen konuşurken o kadar şuursuz oluyoruz ki konuşmalarımız da düşüncelerimizi bu kadar etkilerken zincirleme bir şuursuzluk içerisine giriyoruz. Olmadık şeye nefret besliyor, öyle bir odaklanıyoruz ki nefretimize, insanlığımızı unutuyoruz.

İnsanlığımızı, vicdanımızı merkeze alarak süreceğimiz bir yaşam diliyorum, ne kadar mümkünse artık...


Üç beş metre beyaza girmeden önce

10 Şubat 2021 Çarşamba

Ötekileştireveremeyeceklerimizdenmişsinizcesine

Senden, benden, bizden olmayanlar "ötekiler"; kimdirler, ne yer ne içerler, nasıl yaşar, nasıl düşünürler?

"Her şey zıttıyla vardır, anlamlıdır" gibi bir klasiğe girmek istemem ama hatırlatma amaçlı birkaç cümle yazmak gerekli sanırım. Beyaz, siyahın yanında beyazdır. İyi, kötülük varsa iyidir. Öteki ise "ben" veya "biz" olan her yerdedir. 

Ötekinin kim olduğu kısmında ise geçerli sayılabilecek tek nokta sanırım ben gibi veya biz gibi olamayan, olmayandır. Sen kendini ne olarak tanımlıyorsan öteki, o olarak tanımlamayan veya senin öyle tanımlamadığındır. Kısaca ötekiyi belirleyen senin, sizin kim olduğunuzdur. 

Tarih boyunca öteki olanlar her zaman el değiştirmiş, farklı uygulamalara maruz kalmıştır. Geçmişte daha çok azınlıklar öteki kabul edilirken günümüzde hakkında fikir sahibi olmadığımız, tanımadığımız, hatalı(!) düşünen veya davrananlar ötekileştirilmektedir. Sosyal medyanın da etkisiyle ötekileri daha kolay damgalama, daha çok ötekileştirme ve bizden olmadığını vurgulama gereği duymaya başladık. "Ben onlardan değilim" temel mesajı kapsamında ötekiyi belirginleştiren ve ötekileri onaylamadığını hatta nasıl yaptırımlar olması gerektiğini kolayca ifade edebilir hale geldiğimiz bir noktadayız.

Geçmişte azınlıklar, azınlık olduklarının farkındalığıyla ve hakim görüşün gücü neticesiyle sessiz kalmaya, baskılara boyun eğmeye çok daha mecburken artık herkesin kolayca kendisini ifade edebileceği medya organlarının doğmasıyla öteki yalnız olmadığını gördü. Yalnız olmadığını fark eden ötekinin de çıkmaya başlayan sesi neticesiyle ben-öteki kargaşası en üst noktalara taşındı. 

Tarihin bizlere sunduğu belgelere göre ötekilerin öteki olma sebepleri devletlere, devlet rejimine göre değişmekteydi çoğunlukla. Ulus devletlerin ötekisi, devlet yöneticilerinin kendisini tanımladığı ulusa ait olmayanlardı. İmparatorlukları bağlayan temel etkenin çoğunlukla din olması sebebiyle bu sefer ötekiler devlet yöneticilerinin benimsediği dine mensup olmayanlardı. Ama bunlar genel ötekilerdi, daha özele indiğimizde aynı dine mensup olduğunu söyleyen iki grubun mezhepler sebebiyle farklı ben ve ötekilere sahip olduğunu görebiliriz. Tarihte bizlerin duyduğu büyük yıkımlar arasında mezhep savaşları da yer almaktdır; Katolik hıristiyanlarla Protestan hıristiyanların Otuz Yıl Savaşları bunun bir örneğiyken Yavuz Sultan Selim döneminde gerçekleşen Şah İsmail ile Sunni-Alevi temelindeki isyanlar, seferler, ve katliamlar da mezhep çatışmalarına örnektir. Ben-öteki çatışması, geçmişten günümüze süregelen ve gelecekte de sürecek olan bir çatışmadır. İnsanlık tarihinin başlangıcına insek bile göreceğimiz yine ben-öteki çatışmasıdır. Tarafların isimleri Homosapiens ve Neandartellerdir. Günümüzdeki ben-öteki çatışmalarını saymanın zorluğunu tahmin edebilirsiniz. Hepimizin de bu çatışmaların tam ortasında yer aldığımızı düşünürsek saymaya da gerek yoktur. 

Bir hocamın kurduğu "Bilmediğimiz şeyden en iyi ihtimalle korkar büyük ihtimalle ise nefret ederiz." cümlesini ben ve öteki kavramlarının geçtiği bir yazıda ne kadar anlamlı olduğunu fark edebilirsiniz. 

Ötekinin değişkenliği benim ne olduğumla değil de daha çok kendimi nasıl tanımladığımla ilgili olduğunu vurgulamalıyız. Bir insanın grup aidiyetinin, ötekileştirme davranışının üzerinde pozitif yönde etkisi olduğunu düşünüyorum. Ne kadar bir grubu benimsemişsek ötekiler o kadar ötekileşir bizim için. 

Ötekiden kastın azınlıklar olmadığına tekrar vurgu yapmak isterim. Öteki görecelidir. senin bu tarihte bu konumdaki ötekinin, konum ve zaman değişimiyle değişmesi muhtemeldir. Öteki tamamen senin içindekinin dışarı yansımasıyla oluşmaktadır. İçindekinin değişmesiyle değişirsin "sen", senin değişmenle değişir "öteki".

"Ben"in olduğu her yerde "öteki"nin var olduğunu, olacağını söyledim. Ötekiyi ortadan kaldıramıyorsak amacım ne?

Ötekinin daima olması, ötekiye daima yaptırım uygulama zorunluluğu getirmemektedir. Ötekiyle yaşamak, ötekiye karşı olan duyguları daha dizginlenebilir hale getirecektir. Yani bilmediğimiz şeyden korkacak veya nefret edeceksek o şeyi tanımamız gerektiğini vurgulamak istiyorum. Ayrıca benliği tanımlarken en büyük kümeyi "insan olma" kümesi olarak alırsak ötekiyle "biz" olunabilecek bir noktamızın farkına varmak zor olmayacaktır. İnsan olma kümesini zaten yaptığınızı, çok kolay olduğunu düşünüyorsanız, düşünmeyin. İnsan olmanın getirisi olan hakları vermek istemediğiniz onca öteki olduğu ortada. En temel hak olan yaşama hakkını bile elinden alabiliyoruz bazen ötekinin. Tabii bunu her birimiz silah çekip yapmıyoruz belki ama cümlelerimizle, yaptırımlarımızla o kişiyi intihara sürüklemek biraz da bizlerin suçu değil midir? 

Üniversitenin kişinin görüşlerinde bu denli değişim yaratmasının temel sebebi; şehrinde, köyünde, evinde öteki kabul ettiği insanla konuşma fırsatı bulmasıdır bir bakıma. Konuşmasa da düştüğünde elinden tutup kaldıran bir ötekiyle karşılaşmasıyla bile aslında ötekinin o kadar da öteki olmadığının farkındalığı başlar. Kampüs yaşamında ötekinin de kendisi gibi yediğini, içtiğini belki ağladığını, güldüğünü görür. Öteki yine farklı gruptandır kendisinden fakat o artık ötekinin tek özelliğinin o gruba ait olmak olmadığını fark eder. Öteki de en nihayetinde insan olmaya başlar kişinin gözünde. 

Bu yüzden üniversiteye giden kişiler önce bir afallar sonrasında ortama alıştıkça aile evinden, ailenin ait olduğu gruptan uzaklaşmaya başlar. Çünkü insanoğlu için aynı gruba ait olmak yetmez aynı grupları da ötekileştirmek, aynı gruplara aynı nefreti duymak gerekir. Ailenin ötekileştirip, nefret ettiği grubu sizlerin artık onlar kadar ötekileştirmemeniz bile  aile grubuna aidiyetinizi azaltacaktır. 

Kısaca, "ben" olduğu sürece "öteki" olacak fakat ötekiye karşı olan davranışlarımızda değişim göstermek zorundayız. Ötekiyle farklı olan noktalarımızın üzerinde durup sürekli tartışmaya girmek yerine aynı düşündüğümüz noktaların varlığının farkına varmak, ötekiyle "biz" olabileceğimiz noktaların farkına varmak olacağından çok büyük önem arz etmektedir. Ortak noktanızın olmaması gerektiğini savunuyorsanız en azından nefretinizi törpülemeli, insan hakları kapsamında ötekilere baskı, taciz, yaptırım gibi şeyleri uygulayamayacağınızın, uygulamamanız gerektiğinin farkına varmalısınız.

Kimse sizlerin ötekisi olduğu için belli şekilde davranmak, davranmaya zorlanmakla mücadele etmek zorunda değildir. Kimse öteki olduğu için sessiz kalmak boyun eğmek zorunda değildir. Kimse öteki olduğu için ülke değiştirmeye, okul değiştirmeye, şehir değiştirmeye mecbur değildir. Sizler de birileri için ötekisiniz neticede, herkes ötekidir. Herkesin öteki olduğu dünyada ötekiye davranışlarımızı şekillendirmek ve ötekiye karşı olan davranışlar konusunda ortak paydada buluşmak zorundayız. 


NOT: Yazıyı algılarken benim kimcilerden olduğumu düşüp olayı kaçırmamanız adına gündemden çok örnek vermemeye dikkat ettim. Çünkü bu yazıda anlatılmak istenen noktayı fark etmesini istediğim kişiler ötekileştirmeye çokça meyilli olan kişiler olduğundan buradaki tek cümlem ötekileştirilmeme, ardından tüm yazının bir öteki tarafından yazıldığının farkına varılmasıyla ciddiye alınmama zincirlemesine sebep olacaktır. 


Hangi kan affeder bayım 

Kalbinizdeki kini? 

Hangi gök temize çeker 

Ellerinizdeki kiri?

4 Şubat 2021 Perşembe

Karanlıkta Yanlış Yere Mum Dikmek

Bazen sizin de olmadığını iliklerinize kadar hissettiğiniz oluyor mu?

Benim o his hep en derinlerimde. Deniyorum, vallahi de deniyorum, belki yanlış açıdan bakıyorum, belki yanlış yoldan gidiyorum ama niyetimin saf olduğunu size temin ederim. 

Sonumun, sonumuzun ne olacağını düşünmek huzursuzluk veriyor. 5 yıl sonra nerede olacağım konusunda hiçbir görüntü belirmiyor gözlerimde, hiçbir düşünce belirmiyor zihnimde. Sadece karanlık. Yolun sonu karanlık gibi dostlar. 

Neden ya diyorum, neden çabalıyoruz ki? Ne işe yarıyor? Ben bu memleketin en iyi psikolojik danışmanı olsam neye yarayacak? Yok mu bu memlekette çok sağlam hocalar, bilim insanları? Var, yurt dışına çıkmayanlar da var. Onca çabaya rağmen bu memleketin insanına hizmet etmek için hala direnenler var, gidenleri asla yaftalamıyorum  zaten ne haddime. Birisi bana gelip "gel seni yurt dışına götüreceğiz eğitimine orada devam edeceksin ama bir daha asla Türkiye'ye gelmeyeceksin" dese cümlenin sonunu dinlemeden valizimi toparlamaya başlardım. Neyse. Hah işte birçok alanında sağlam hoca var neye yarıyor diyorduk, yaramıyor. 

Türkiye Büyük Millet Meclisi, ne görkemli bir isim, çok şatafatlı, ağırlığını okurken hissediyoruz. İsminin altını dolduruyor mu dersiniz? 

"Mecliste kavga, vekiller birbirine girdi, akp'li bilmem kim şu gruba böyle hakaret etti chp'li bilmem hangi vekil bu topluluğa şu sözleri savurdu, mhp'li vekil şu kişilere tehdit etti." çok tanıdık değil mi bu tarz başlıklar? Hatta okurken az çok sosyal medya kullanıyorsanız görüntüleri de gözlerinizin önüne gelmiştir. İşte bizi temsil eden, millet adına karar alan milletin meclisi olması gereken  yerdeki rezaletlerin yalnızca binde biri bile değildir bunlar. 

Vekil dediğimiz kişilerin çoğunluğu özel bilmem ne kolejinden sonra yine bilmem ne vakıf üniversitesinden mezun olup yurt dışında doktora falan yapmış kişiler. Yani bunca iğrenç yaftalama, bunca anlamsız hakaret, bunca tehdit, bunca rezalet çoğu ilkokul mezunu bile olmayan adamların pişti oynadığı köy kahvesinde geçen muhabbetlerde söylenmiyor.

Hani bu adamlar vekil, seni beni temsil ediyorlar, bizim adımıza karar veriyorlar falan ya sorgulamamız gereken tam da bu adamlar o yüzden. Bu eğitimleri görmüş, bunca imkanı olan adamlar böyle iğrenç bir bataklıktayken bizim köydeki Hüseyin Amca kalkar köydeki Alevi'yi tehdit eder, sizin mahalledeki Ayşe Abla eşcinsel komşusuna saldırır, başkasının apartmanındaki Kemal Abi sokaktaki köpeğe tecavüz eder, aşağıdaki mahallede töre cinayeti işlenir. Eğitimsizler bunları yapar hakları vardır demiyorum ama sözde eğitimli kişiler böyle davranır, seni beni temsil ederken bu şekilde konuşurlarsa onlar beni temsil etmeyi bırakır ben onları temsil etmeye başlarım. Hayvan hakları yasasına karşı oy çıkan meclisim varsa gider hayvanlara zarar veririm, niye korkayım ki benim vekilim "korkma sana bir şey yapmalarına izin vermem" oyu kullanmış. Benim adaletimden sorumlu bakanlığa bağlı adalet sarayındaki hakim kızını "namus temizleme" adı altında öldürdükten sonra takım elbise giyiyor diye iyi halden indirim yerse bir baba, ben de bacımı öldürür takım elbise giyerek iyi halimi gösterir birkaç yıl yatar çıkarım. 

Amacım ne iktidarı yerinden etmek ne de muhalefete sataşmak. Benim derdim hepsiyle, hepimizin derdi hepsiyle olmalı. Sen ben bu değiliz, olmamalıyız. Biz böyle olmamalıysak vekiller siyaset adamları, politikacılar da böyle olmamalı. 

Karşı durulması gerekenler dokunulmazlıklarıyla mecliste kimin kime nasıl ne şekilde dokunabileceğine karar veren siyasilerin tümüdür.  Ağızlarından tek bir haklı söz çıksa, tek bir olumlu icraat yapsalar çok daha fazla zararları dokunuyor memlekete, sana bana.

Siyasilerin bu ülkede yaptığı tek şey aldıkları maaşlarıyla mum dikmek.